BlueLife

Üye
  • Content count

    187
  • Joined

  • Last visited

Everything posted by BlueLife

  1. Kedi, köpek ve farelerde ter bezleri ayaklarının altında, yarasalarda başın yan tarafında, tavşanlarda ağızlarının etrafında, geyiklerin burunlarının dibindedir. İnsan derisinin ise her tarafında ter bezleri vardır. Avuçiçi ve tabanda bu bezlerin sayıları daha fazla, koltuk altlarında ise boyları daha büyüktür. Normalde aşırı sıcaklarda suratımız ve koltuk altlarımız en çok terleyen yerlermiş gibi görünür ama aslında ellerimiz, daha doğrusu avuçiçlerimizdeki ter bezleri sayısı çok daha fazladır. Yani ellerimizin terlemesi doğaldır ama niçin sıkıldığımız veya sinirlendiğimiz zaman? Tam olarak bilinmiyor ama tahminlere göre bu da bize atalarımızdan kalan bir vücut refleksi veya reaksiyonu. Ellerimizdeki ter aslında atalarımızın, bir tehlike anında kaçarak ağaçlara tırmanmalarını kolaylaştırıcı bir salgı. Ağaçlara tırmanırlarken ellerinin nemlenmeleri nedeniyle daha az çizik ve yara oluşuyor, daha rahat yüksek dallara tırmanabiliyorlarmış. İnsanın milyonlarca yıl devam ettiği önesürülen evriminde, artık işe yaramayan kuyruğu kaybolmuş ama sıkılınca ellerinin terlemesi, korkunca tüylerinin diken diken olması, çene ve bacaklarının titremesi devam ediyor. Sıcak havada terliyoruz, hadi sıkılınca terlemek de atalarımızdan miras, peki biber yiyince niçin terliyoruz? Baharatlı yiyecekler ve biberler içlerindeki yakıcı kimyasallar nedeniyle, yenildiklerinde, ağız içindeki sinir uçlarını uyarırlar ve sanki hava sıcaklığı çok yükselmiş gibi algılamalarına sebep olurlar. Sinir uçları sıcak ve yakıcı uyarılarının aralarındaki farkı hissedemediklerinden beyne, yüz tarafındaki hava ısısının yükseldiği sinyalini gönderirler. Beyin derhal soğutma mekanizmasını devreye sokarak yüzün etrafındaki ısıyı düşürmek için ter bezlerini faaliyete geçirir.
  2. İnsanların dokundukları anda kömür oldukları binlerce volt cereyan taşıyan elektrik tellerine konan kuşlar nasıl oluyor da cereyana kapılmıyorlar? Çünkü topraklanmamışlardır. Çünkü tam bir devre meydana getirmezler. Çünkü kısa devre yaratmazlar. Tüm bu 'çünkü'lerin anlamı esasında aynı yola çıkar. Elektriğin, elektronların komşu atomlara çarpıp onları titreştirmesi ile iletilen bir enerji olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir jeneratörden, kablonun içindeki iki telden biri ile çıkan akım, lambayı yakıp, görevini yaptıktan sonra diğer nötr telden geri döner. Elektrik akımı direnci sevmez. Eve dönmek için daima en kısa ve kolay yolu tercih eder. Bir su birikintisi içinde iseniz ve elektrikli bir tele dokunursanız, akım telden en kolay yol olan vücudunuza girer, oradan da son derece iletken olan su birikintisine geçerek, topraktan eve döner. Elektrik telleri üzerine konan kuşların toprakla alakaları yoktur. Onlar elektriğin evine dönmesi için bir kısa yol yaratmazlar. Elektrik onların vücudundan geçmektense, kendisine kuş vücudundan daha az direnç gösteren, iki ayakları arasındaki teli tercih eder. Kuşlar da bu nedenle bütün bir gün boyu, yüksek voltaj taşıyan, çıplak elektrik telleri üzerinde durabilirler. Eğer bu arada kuş kazara elektrik tellerini taşıyan direğe temas ederse, elektrik akımı kuşun gövdesi ve direk yolu ile toprağa geçer ve kuş ölür. Yüksek enerji hatlarının direklerinde oturan kuşların telleri gagalama alışkanlıkları vardır. Bir zamanlar Almanya'da bu şekilde kuş ölümleri o kadar arttı ki, direkler ve destekler topraktan izole edilerek kuşlar ölümden kurtarıldı.
  3. Tek sebebi var, vakum yani boşluk. Bir termosta iç içe geçmiş iki kap vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki genellikle bir cam şişedir. İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır. Tam olmasa da üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakın bir boşluk vardır. Vakumlu bir ortamda hava molekülleri de olmadığından ısı ilet ilemez. Cismin ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır. İçerden dışarıya, dışardan içeriye ısı geçişi olmaz. Termosun içine kahve konulursa ısısı dışarı kaçamayacağı için kahve sıcak kalır, soğuk su koyarsanız dışarıdan içeriye ısı giremeyeceği için su ısınmaz, soğukluğunu muhafaza eder. Vakumlu yani havasız ortamın izolasyon özelliği, 1643 yılından, Toricelli'nin bugünkü termometrelerin atası olan civalı barometreyi icadından beri biliniyordu. Ne var ki yaratılan vakumu muhafaza edebilecek, aynı zamanda da ısıyı iletmeyecek lastik türü malzemelerden o zamanlar kimsenin haberi yoktu. Termos başlangıçta kahve veya soğuk suyun sıcaklığını muhafaza etmek için değil, bir laboratuar aleti olarak sıvı ve gazları muhafaza etmek amacı ile tasarlandı. İngiliz fizikçi Sir James Dewar, 1890'lı yıllardaki bu buluşunun patentini hiç bir zaman almadı ve bilimsel kuruluşlara bağışladı. Dewar'ın Alman asistanı Reinhold Burger bu cihazdaki ticari geleceği iyi gördü ve 1903'de Almanya'da patentini aldı. Hatta ismi için ödüllü bir yarışma dahi açtı. Kazanan isim Yunanca 'ısı' anlamına gelen 'Thermos' oldu. Bu isim 1970 yılına kadar ticari bir marka olarak kaldı. Sonraları bu tip cihazların genel ismi olarak herkes tarafından kullanılması kabul edildi. Termosun daha çok tanınmasını ve evlerde yaygın olarak kullanılmasını sağlayanlar kuzey ve güney kutbuna giden kaşifler, Everest'in tepesine çıkan dağcılar ve zeplin yolcuları oldu. Dünyanın bir ucuna giderken bile kahveyi sıcak tutabilen termosa karşı insanların güven duyguları arttı. Termos piknik çantasında unutulmaması gerekenlerin içinde en baştaki yerini aldı.
  4. Trafik Polisinin Müthiş Anonsu Dar ve tenha bir yolda trafikteyim. Arkamdan trafik polisi geliyor. Kırmızı ışıkta durdum. Bir süre sonra trafik polisinin müthiş anonsu geldi: ''Yol boş devam et. S..tir et kırmızı, ışığı devam et.' Acaba ehliyetimi henüz almadığımı bilse; 'Ehliyet ve ruhsat. Ruhsat tamam ehliyeti s..tir et.' der miydi? Göstermelik Birkaç gün önce trafiğin çok işlek olmadığı bir yerde normal olarak kırmızı ışıkta durdum. O an arkama yanaşan trafik polisinin anonsunu aynen aktarıyorum: '34 XXX... devam et, devam et. Sanki biz olmasak duracaksın.' Türk polisi ve UFO Eveeet, şimdi de o kocaman alkışları Antalya'da UFO gördüğü için polisi arayan vatandaşa 'havadayken yapabileceğimiz bir şey yok, inerse tutuklarız' diyen yurdum polisi için alabilir miyiz? Ukala Şoför Kendisini durduran trafik polisi 'kırmızı ışıkta geçtiniz' deyince 'uyuyordum görmemişim' diyen yurdum şoförü, evet bildiniz babam... Dürüst polis Trafik polisi tarafından çevrilinir. Ehliyet evde unutulmuştur. İki taraf da 'çorba parası' konusunda hemfikirdir ama ben miktarı konusunda karar verememekteyimdir. Cepten 2 adet 20'lik çıkarılıp ruhsatın arasına konur. Polis ruhsatı açar ve 'bu fazla' diyerek 20'liklerden birini geri verir. Benim de bu yurdum polisini alnından öpesim gelir. Dürüst adammış. İnançlı polis Yıllar önce sabahın erken bir saatinde nasılsa kimse görmez diye kırmızı ışıkta geçip sola döndüm ve 50 metre ilerdeki kırmızı ışıkta beklerken trafik polisine yakalandım. Kırmızı ışıkta geçtiğimi söyleyip ehliyet ve ruhsatı istediğinde 'Ama ışık sarıydı' itirazıma sert bir komutla 'Yemin et!' dedi. Resmen kalakaldım, insan yalan yere yemin edemiyormuş. Yemin edemediğimi gören sevgili polis kahkayı basarak 'Hadi yırttın, yalan yere yemin etseydin cezayı yazacaktım, bir daha dikkatli ol' dedi ve gitti. Bu olayın nerde olduğunu söylememe gerek yok değil mi? Memleketimin polisini bile özledim ben! Kaç! Öğlen saatleri. Trafikteyim. Kırmızı ışıkta dururken yandaki kalabalığı fark ediyorum. Bir polis otosu ve kalabalığın ortasında bir genç elini kolunu sallayarak konuşuyor. Kulak kesilip durumu kavramaya çalışıyorum. Çocuk yayalara kırmızı yanarken karşıdan karşıya geçmiş, tabii bunu gören polis ceza yazıyor. Çocuk, 'Herkes geçiyordu ben de geçtim' gibilerinden kendini savunuyor. Polis umursamaz bir tavırla ekip arabasına giderken yaşlı bir teyze çocuğa bağırıyor 'Kaç oğlum kaç! G.tünde plakan mı var?!' Polis megafonu Bir teyzemiz yayalara kırmızı yanmasına rağmen karşıdan karşıya geçmeye çalışırken, 10 metre öteden megafon sesi gelir polisten, ''Abla, zaten şişmansın bir de pişman olma!'' Hayırlı Cezalar Yer İstanbul, Yenibosna. Yenibosna'daki otobüs durağından çıktık Avcılar istikametine doğru gideceğiz. Otobüs kısa yoldan yola girebilmek için yasaklı yerden U dönüşü yapıyor. Yurdum polisi görev başında megafon açık ve o anlamlı anons geçiyor. 'Otobüsçü! Cezan hayırlara vesile olsun, devam et sen; ben plakana gönderirim nasıl olsa.' Kendin dinle Esimin arabasını aldığım ve içine sigara kokusu sinmesin diye bütün camlarını açtığım anda en sevdiğim şarkının radyoda çalmaya başlaması üzerine radyonun sesini de sonuna kadar açıp dolaşırken yurdum polisinden gelen anons:' 34 XX, müziği kendin dinle! Kendin dinle ya da parçayı değiştir!'
  5. Hayvanların yedikleri gıdaların renklerinin, neresinden çıkarsa çıksın, çıkan şeyin rengi ile bir alakası yoktur. Buna en iyi örnek inektir. Bir ineğin en çok yediği yeşil renkli otlardır. Bu otlar ineğin dört odalı midesinde çözülür ve moleküllere ayrılır, moleküllerin ise renkleri yoktur. Sütün renginin beyaz olmasının nedeni içinde çözünmüş halde bulunan kalsiyum kasinat (caseinate)tır. Peki o zaman dışkı niçin kahverengi, idrar niçin açık san renktedir? Dışkının kahverengi olmasının sebebi bağırsaklarda hazmı sağlayan sıvılar, özellikle de safra suyudur. Safra suyu aslında yeşil renktedir fakat gıdalarla karıştıkça kahverengi renk alır. Bu nedenle dışkı bazen yeşilimsi de olabilir. Çok az da olsa aldığımız gıdalar dışkının rengini etkileyebilir. Örneğin vücudumuz pancara koyu kırmızı rengi veren maddeyi bazen parçalayamaz ve pancar yedikten sonra dışkı kırmızımsı bir renk alabilir. Dışkıdaki renk, şekil ve kıvam değişikliklerinin çoğu son zamanlardaki bir beslenme değişikliği ya da geçici bir sindirim bozukluğuna dayanır. Ancak eğer dışkı belirgin bir şekilde normalden açık veya koyu renkte is, ya da kanlı ise, bu daha ciddi bir durumu gösterir, derhal doktora başvurulmalıdır. Vücudumuzu terk eden sıvı maddelerin, yani idrar ve terin renginin de içilen sıvı maddenin rengi ve kimyasal yapısı ile bir alakası yoktur. Sıvı veya katı olsun yemek borusundan içeri girip, sindirim sistemimizi boydan boya geçen gıdalar eğer metabolizmada iyi parçalanamazlarsa bunun sonucu dışkıda görülebilir. Ama idrar öyle değildir. İdrar metabolik artıkların dolaşım sistemi ile taşınmasıyla böbreklerde oluşur. İdrarın normal rengi açık sarıdır. Bu renkteki değişiklikler muhakkak bir şeylerin iyi gitmediğini gösterir. Bu durumda hemen doktora gitmek gerekir. İdrar kahverengi veya kola renginde ise karaciğer veya safrakesesi problemi, kırmızı ise enfeksiyon, iltihaplanma veya idrar sisteminde kanama olabilir. Ancak fazlaları vücuttan atılan vitaminler veya bazı doğal ve suni gıda boyaları da idrarda bunlara benzer renk değişikliklerine neden olabilir. Eğer idrarınızın rengi yeşil veya mavi ise bu duruma hemen hemen kesinlikle gıda boyaları neden olmuştur. Endişe edilecek bir durum değildir. Boyalar zarar vermeden vücuttan çıkar.
  6. Skolyoz (Omurga Eğriliği)

    Skolyoz omurganın üç boyutlu 10 derece üzerindeki eğrilme deformitesidir. Normal ve sağlıklı omurgada omurlar arkadan bakıldığında yukardan aşağıya yani boyun, sırt ve bel bölgelerinde düz bir hat şeklinde uzanır. Skolyozda ise omurlar sağa veya sola doğru yer değiştirir ve aynı zamanda kendi eksenleri etrafında döner. Omurgaya arkadan bakıldığında eğrilik düz durulduğunda bile fark edilebildiği gibi bazen bu denli net değildir ve ancak öne eğilme durumunda veya hekim kontrolü ve röntgen filmlerinde anlaşılabilir. Skolyoz çok değişik nedenlerle ortaya çıkabilir, okul çocuklarında ortalama %1.5 oranında saptanmıştır. Skolyozun en sık rastlanan tipi idiyopatik skolyoz dur ve %70-90 oranındadır. Skolyozda kalıtımsal rol olabileceği görüşü vardır. Kızlar ve erkeklerde eşit sıklıkta rastlanmakla birlikte kız çocuklarda daha fazla ilerleme görülür. Skolyoz eğrilikleri majör ve minör eğrilik olarak tanımlanır. Eğriliğin en çok açılandığı yani dik eksenden en çok dönen ve orta hattan en çok uzaklaşan vertebranın bulunduğu yere apeks denir. Skolyoz işte bu apeks vertebranın bulunduğu omurga seviyesine göre de isimlendirilir. Apeks boyun bölgesinde ise servikal, bel bölgesinde ise lomber ve sırtta ise torakal veya bunların birlikte hali olarak tanımlanır.Çoğu skolyozlu kişide torasik vertebralarda eğrilik vardır.
  7. Günümüzde skolyoz için geliştirilmiş çok sayıda korse vardır. Birçoğu biyomekanik olarak yeterli konsepte göre dizayn edilmemiştir ve tedavideki etkinliği de yetersizdir. İyi bir korse uygulamasının efektif olduğu eğriliğin ilerlemesini durdurduğu ve cerrahi oranını azalttığı kanıta dayalı olarak gösterilmesine dayanmalıdır. Korsenin skolyoz tedavisindeki başarısı özellikle düzeltici etki ve korsenin giyilme süresine bağlıdır. Ergenlik döneminde skolyoz korseleri mutlaka 23 saate yakın süre giyilmelidir.Korse eğriliğin apeksine odaklı, pelvis ve omuz kuşağında da düzeltmeyi sağlayacak ve yeterli bası kadar eğriliğin aksi yönünde yeterli boşluk verilecek şekilde düzenlenmelidir. Rigo tarafından sınıflandırılan skolyoz eğrilik paternlerini dikkate alacak şekilde 3 boyutlu bir düzeltme sağlamalıdır. Rigo Cheneau korseler , korse gelişiminde çok önemli bir standart sağlamıştır.Bu gelişimi esas alarak geliştirilen ScoliOlogic Cheneau light korse ise farklı sizeları olan prefabriketed,son uygulama ve düzeltmelere izin veren bir dizayna sahiptir. Skolyoz tedavisi ekip çalışması ile başarılı olarak yürütülür. Elbette burada en önemli rol aileye ve skolyozlu hastaya düşmektedir. Erken ve zamanında tanı konulması başarı için çok önemlidir. Ergenlik çağı içinde olan çocukların omurgalarının mutlaka kontrol edilmesi,aile tarafından fark edilen bir eğriliğin mutlaka hekime danışılması gerekmektedir.Düzenli yapılan korse uygulaması ve egzersizler eğriliğin derecesini ve cerrahi oranını belirgin derecede azaltır.
  8. Muskuler distrofi (MD) hareketlerimizi kontrol eden iskelet kaslarının ilerleyici zayıflığı ve yıkımı ile karakterize bir grup genetik hastalıktır. Bu hastalıkların bazı formları kalp kası gibi istem dışı çalışan kasları da etkiler. MD lerde kas proteinlerini programlayan gende bir bozukluk vardır. Bu bozukluk kas proteinlerinin hatalı ya da az miktarda yapılmasına sebep olur. Muskuler Distrofiler genetik hastalıklardır, kalıtım yoluyla taşınırlar. Otozomal dominant, otozomal resesif veya X e bağlı resesif olarak aktarılırlar. Otozomal dominant olanlarda sadece bir ebeveynde hastalık varsa çocuklara geçer, otozomal resesif geçiş her iki ebeveynde hastalık taşıyan genlerin bulunması ile mümkündür, X e bağlı geçişlerde hatalı gen X kromozomunun üzerinde olmalıdır (erkekler XY, kadınlar ise XX kromozomları taşır). Hastalık kadınlarda çok daha hafif seyreder, hatalı X geni sağlam X geni tarafından kompanse edilir. Bazen ailenin geçmişinde hastalıkla ilgili bir sorun olmayabilir. Bu durumda hastalık sonradan gelişen genetik mutasyonlara bağlıdır. Klinik özellikleri: Şiddeti, başlangıç yaşı, en sık ve ilk tutulan kasların farklı olduğu, ilerleme hızı ve kalıtsal geçme özellikleri farklı olan 9 çeşit kas distrofisi vardır. Müsküler Distrofiler Hakkında Slayt Görüntülü Bilgi İçin Aşağıdaki Dosyayı İndirebilirsiniz http://www.mediafire.com/download.php?zjmlczkwemz
  9. Önceleri zengin ailelerin evinde olan bilgisayar artık heryerde. Bırakın evleri ceplere bile girdi. Ancak bu hızlı yayılma firmaların teknik destek birimlerine adeta zulüm olarak geri döndü..İşte yaşanmış örnekler; Tek.Des: Nasıl bir bilgisayarınız var Ömer bey? Müşteri : Beyaz Tek.Des: Ekranınızın solundaki "Bilgisayarım" ikonunu tıklar mısınız? Müşteri : Sizin solunuz mu, benim solum mu? Tek.Des: Günaydın. Size nasıl yardımcı olabilirim? Müşteri : Merhaba. Yazıcım çalışmıyor da... Tek.Des: Anladım. "Başlat" tuşuna basar mısınız? Müşteri : Arkadaşım! Ben Bill Gates değilim. Bana öyle teknik konuşma! Müşteri : Merhaba. Ben Aysu. Bilgisayarımdan çıktı alamıyorum. Her deneyişimde "yazıcı bulunamıyor" diye bir ikaz yazısı çıkıyor. Yazıcıyı kaldırdım ekranın önüne koydum, hâlâ "yazıcı bulunamıyor" diyor. Müşteri : Yazıcımdan renkli çıktı alamıyorum. Bir şeyi eksik mi yapıyorum acaba? Tek.Des: Yazıcınız renkli mi? Müşteri : Aaah! Afedersiniz ya... Tek.Des: Şimdi ekranınızın üzerinde ne var hanımefendi? Müşteri : Eşimin doğum günümde hediye ettiği ayıcık. Niye? Müşteri : Klavyem çalışmıyor. Tek.Des: Bilgisayara bağlı mı acaba? Müşteri : Bilgisayaın arkasına ulaşamıyorum. Tek.Des: Klavyenizi elinize alın ve on adım geri gidin. Müşteri : Tamam. Tek.Des: Klavye sizinle geldi mi? Müşteri : Evet. Tek.Des: Bu, klavyeniz bilgisayara bağlı değil demek oluyor. Müşteri : A-a! Masada bir klavye daha var... Hah! Bu çalışıyor. Tek.Des: Şifrenizi söylüyorum: küçük c, büyük a, küçük n, 7 Müşteri : 7 büyük mü, küçük mü? Müşteri : Nete giremiyorum. (dial-up dönemi) Tek.Des: Parolanızı doğru girdiniz mi acaba? Müşteri : Tabi. Arkadaşımın girdiği parolanın aynısı girdim. Tek.Des: Arkadaşınızın girdiği parola neydi? Müşteri : Beş yıldız. Tek.Des: Hangi anti-virüs programını kullanıyorsunuz efendim? Müşteri : Windows Tek.Des: O anti-virüs programı değil efendim. Müşteri : Afedersiniz; internet explorer`dı. Müşteri : Çok büyük bir problemim var. Arkadaş bilgisayarıma bir ekran koruyucu koydu. Ama mouse`ı oynatınca kayboluyor ya! Tek.Des: Buyurun efendim? Müşteri : Eee! İlk defa mail gönderiyorum da... Tek.Des: Tamaam! Ben size yardım edeyim. Müşteri : Adresteki "a"yı yazdım da, çevresine daireyi nasıl çizeceğim? Müşteri : Merhaba, ben Ayşe. Disketimi yuvasından çıkaramıyorum da... Tek.Des: Çıkartma düğmesine bastınız, değil mi? Müşteri : Elbette. Sıkıştı herhalde. Tek.Des: Tamam hanımefendi, not alıyorum. Bir arkadaş gelir bakar. Müşteri : Bi dakka! Disket henüz yuvasına koymamışım, masanın üzerinde duruyor. Afedersiniz.
  10. Bir vatandaş polisten, ''berbere gitmesi için babasını korkutmalarını'' isterken, bir başkası da kendisini belli bir saatte telefonla uyandırmaları talebinde bulundu. Kısa süre arayla çocuk ve anne tarafından yapılan ihbarlar da 155'te görevli polislere ilginç anlar yaşattı. 155'i arayan küçük bir çocuk, annesinin kendisine çok kızdığını ve dövdüğünü belirterek, annesinin polisler tarafından alınıp alınamayacağını sordu. Bu görüşmeden kısa bir süre sonra bu kez anne 155'i arayarak asıl yaramazlık yapanın çocuğu olduğunu ve kendisini çok üzdüğünü anlatarak, görevli polislerden çocuğu yaramazlık yapmaması için uyarmalarını istedi. 155'e gelen ilginç şikayet ve ihbarlardan bazıları şöyle: -Bir vatandaş otobanda benzininin bittiğini bildirerek benzinci gönderilmesini talep etti. -Annesinin bakkala gitmesi karşılığında kendisine 500 bin lira teklif ettiğini belirten bir başka çocuk ise ''Bu konu rüşvete girmiyor mu? Annem suçlu değil mi?'' diye sordu. -Annesinden sürekli dayak yediğini belirten küçük bir çocuk, annesinin ekipler tarafından alınmasını istedi -Bir ilkokul öğrencisi 3 yaşlarındaki kardeşinin ders yapmasını engellediğini belirterek polislerden yardım istedi. -Bir kişi kendisinin hırsız olduğunu, soygun yaptığı işyerinde işyeri sahibi ile birlikte olduğunu belirterek, ekip gönderildiği takdirde teslim olacağını belirtti. -Bir genç cep telefonunun numarasını vererek saat 07.00'de uyandırılmasını istedi. -Bir kadın Batman'daki bir derenin köprü sorununun, Mamak'ta bulunan araba hurdalarının dereye dökülmesi ve üzerlerinin betonla kaplanarak çözülmesini önerdi. Bu kadın, görevli polislerin bunun nedenini sorması üzerine de böylece hem hurdaların oluşturduğu kötü görüntünün ortadan kalkacağını hem de köprü sorununun çözüleceğini ifade etti. Öte yandan Ramazan ayında Ramazan topunun patlayıp patlamadığını sormak için 155'i arayan vatandaşların yanı sıra kış aylarında kar yağışı nedeniyle okulların tatil olup olmadığını soran vatandaşlar da 155'in müdavimleri arasında bulunuyor. 155 görevlileri ile bu hattı arayan vatandaşlar arasında komik diyaloglar da yaşanıyor. Polisin adres almak için nereden aradığını sorduğu bazı vatandaşlar, ''evin salonundan'' yanıtını verirken, bazı vatandaşlar da ''Nerede oturuyorsunuz?'' sorusuna ''kanepede'' karşılığını veriyor.
  11. - Özal'ı hatırlamıyorlar - Renksiz televizyon diye bir şeyin varlığını hatırlamıyorlar - Uzaktan kumanda hep vardı - Oyuncak ve kumandası arasında hiçbir zaman kablo olmadı - Pek çoğu hayatlarında TRT izlemedi - Onlar için Erovizyon Şarkı Yarışmasında hep öyle böyle başarılıydık(!) - Kenan Evren her zaman Marmaris'te resim yapan bir amcaydı - Commodore 64 ve Amiga'nın futbolcu ismi olduğunu düşünenler var - Fenerbahçe'nin Türkiye Kupası aldığını hiç görmediler - VHS ve Beta kaset onlar için birşey ifade etmiyor çünkü onlar hiç kasetten film izlemediler. - Bakırköy'den Bostancı'ya hep deniz otobüsü ile gittiler - Michael Jackson'u hep "beyaz" olarak bildiler - Windows 3.1'i bilmeden 2000 ve XP ile tanıştılar - Arkadaşlarını ya da sevgililerini hiç jetonlu telefon kulübesinden aramadılar - Pul kolleksiyonu yapmadılar. mektup yazmadılar. postaneye gidip yurt içi veya yurt dışı pul alıp zarfa yapıştırıp postalamadılar. (yapanlarda var tabi ama çoğu cidden yapmadı.. ) - "TV yayını bitmiştir TV nizi kapatmayı unutmayınız" yazısını görmediler .Akşamüstüne kadar bekleyip Istiklal Marşı ile açılan yayınları izlemediler Perihan abla ve Şevket'in maceralarini bilmiyolar - Turbo onlar için hız demektir, bizim için ise içinden araba resimleri çıkan sakızz. - Okula giderken hiç siyah önlük giymediler.
  12. Devlet Bakanı Nimet Çubukçu'nun MHP Adana Milletvekili Yılmaz Tankut'un soru önergesine verdiği yanıt 106 bin 458 özürlüye evde bakım ücreti ödendiğini ortaya koydu. Bakan Çubukçu, evde bakım ücretinden en çok yararlanan illerin başında İstanbul'un geldiğini belirtirken “Ülkemizin her yerindeki bakıma muhtaç özürlülerin bu hizmetten yararlanması sağlanmıştır. Konuyla ilgili herhangi bir ayrımcılık söz konusu değildir" dedi. Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, MHP Adana Milletvekili Yılmaz Tankut'un evde bakım ücreti ödenen özürlülerle ilgili soru önergesini yanıtladı. Bakan Çubukçu, evde bakım ücreti için yapılan başvuruların kabul edilmemesi ya da dondurulmasının söz konusu olmadığını belirtirken sıkıntıların da uygulamanın yeni olması nedeniyle ödeneklerin zamanında ve düzenli olarak aktarılamamasından kaynaklandığını söyledi. İller ve bölgeler arasında herhangi bir ayrımcılığın da sözkonusu olmadığını söyleyen Çubukçu, "Evde bakım hizmetlerinin sunumunda bakıma muhtaç özürlülerin yaşadıkları aile ortamından ayrılmadan bakımı esastır. Bu çerçevede hizmet verilen grubun özel ilgi ve desteğe ihtiyaç göstermesi nedeniyle evde bakım ödemelerinde iller ya da bölgeler arasında bir ayrımcılık söz konusu değildir. Ülkemizin her yerindeki bakıma muhtaç özürlülerin bu hizmetten yararlanması sağlanmıştır. Konuyla ilgili herhangi bir ayrımcılık söz konusu değildir" Çubukçu 2008 Eylül ayı itibariyle evde bakım ücreti alan özürlü sayısını ise 106 bin 458 olarak açıkladı. Çubukçu, en çok bakım ücretinden yararlanan iller sıralamasında 6 bin 591 kişiyle İstanbul'un ilk sırada yer aldığını belirtirken, verdiği bilgiye göre Ankara'da 5 bin 820 kişi, İzmir'de 5 bin 400 kişi, Hatay'da 4 bin 158 kişi, Konya'da 3 bin 163 kişi, Diyarbakır'da da 2 bin 962 kişi evde bakım ücreti alıyor. Evde bakım ücreti alan özürlü sayısı en az olan ili ise 134'le Ardahan oluşturuyor.
  13. Sadece kazlar değil, martılar, pelikanlar gibi büyük su kuşları da filo olarak toplu halde giderken 'V' şekli oluşturarak uçarlar. Bunun nedeni ile ilgili kesin olmayan, tartışmaya açık çeşitli görüşler vardır. Biz bunlardan en çok rağbet gören ikisinden bahsedelim. Birinci görüşe göre, sürünün 'V' şeklinde uçmasının amacı enerji tasarrufudur. Bu uçuş şekli ile öncelikle en öndeki kuş, bir arkadaki kuşa gelecek rüzgarı ve hava direncini engeller ve daha az enerji sarf etmesini sağlar. Bunun bir başka örneği de bisiklet takım yarışlarında birbiri arkasına saklanarak giden ve sık sık en öndekini değiştiren yarışmacılarda da görülür. Araba yarışlarında da arkadaki araba öndekine mümkün olduğunca yaklaşarak, onun kestiği rüzgar ve hava akımının avantajı ile daha az yakıt harcamayı amaçlar. Bu şekilde uçan kuşlarda da sık sık en öndeki liderin değiştiği ileri sürülmektedir. Yine bu görüşe göre, öndeki kuş kanadını çırptığında, kanadının ucunda bir hava boşluğu, yani bir girdap yaratır, arkadaki kuş buraya yükselen havayı kanatlarının altında bularak ve daha az enerji sarf ederek yüksekliğini muhafaza eder. Bu kuşun hareketinden de bir arkadaki kuş faydalanır. Bu uçuş şeklinin daha ziyade büyük kuşlarda görülmesinin nedeni de bunların büyük kanatları ile yarattıkları hava hareketinin büyüklüğü ve arkadaki kuşun işine yarayabilmesidir. 70'li yıllarda yapılan bir araştırma sonucunda, 25 kuşluk bir filonun bu şekilde uçarak, uçuş mesafesini yüzde 75 artırabildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu teoriye göre her kuşun öndeki ile aynı mesafe ve açıda uçması ve senkronize yani eş zamanlı kanat çırpması gerekir ki, bu, gerçekte mümkün değildir. İkinci bir görüşe göre ise, kuşların gözleri başlarının yanındadır, dolayısıyla tam önlerini göremezler. Bu uçuş şekli ile sürünün fertlerinin birbirini görerek, kaybolmadan bir arada kalması sağlanır. Bu görüşe karşı olanlar ise kuşların geceleri de uçtuklarını, bu nedenle öndeki kuşu görmenin önemli olmadığını zaten sürüyü kuşların bağırışlarının bir arada tuttuğunu ileri sürüyorlar. Çok basit gibi görülen bu olayın bile sebebi tam öğrenilmiş değil, belki de görüşlerin bileşimi, yani hepsi doğru. Kuşlar konuşabilseler de anlatsalar!
  14. Engelli gençler için Alternatif Yaşam Derneği (AYDER) ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın (UNDP) işbirliğiyle oluşturulan, ''Düşler Akademisi''nin tanıtımı yapıldı.Türkiye Vodafone Vakfı'nın maddi desteğiyle hayata geçirilen ve Beşiktaş Belediyesi tarafından tahsis edilen atölyelerde eğitim verecek olan ''Düşler Akademisi'' projesinin, Otto Santral İstanbul'da yapılan tanıtım toplantısında konuşan AYDER Yönetim Kurulu Başkanı ve akademi koordinatörü Ercan Tutal, öncelikli hedeflerinin engelli gençlere sanatın kapısını açmak olduğunu bildirdi. 'Sanat dünyasının yeni yıldızları Düşler Akademisi'nde yetişecek'' diyen Tutal, akademide, engelli gençlere ücretsiz olarak kültür ve sanat eğitimi verileceğini ifade etti. Uluslararası bir sosyal sorumluluk projesi olan ''Düşler Akademisi''nin vokal, ritm, dans, film, fotoğraf, DJ, enstrüman, resim ve tasarım atölyelerinden oluştuğunu belirten Tutal, akademinin amacının atölye eğitimini tamamlayan engellileri, branşlarında iş edinebilecek yetkinliğe kavuşturmak olduğunu vurguladı. BM Engellilik Sözleşmesi'ni imzalayan Türkiye'de nüfusun yaklaşık yüzde 15'inin engelli olduğunu anlatan Tutal, bu oranın yüksek olmasına rağmen yeterli sosyal yaşam çözümlerinin bulunamadığına işaret etti. UNDP Türkiye Temsilcisi Hansın Doğan da ''Düşler Akademisi''nin Türkiye'de bir ilke imza attığını belirterek, ''Akademinin birincil amacı, engelli vatandaşların olmaları gerektiği yer ile bulundukları yer arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak için ciddi ve kalıcı çözümler üretip uygulamaktır'' dedi. Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal da projeye mekan anlamında destek vereceklerini kaydederek, atölye mekanlarının engelli katılımcıların standartlarına uygun olduğunu ve belediye olarak projeye tahsis edilen mekanların engelli dostu olmasına özen gösterdiklerini söyledi. Bu arada, akademiye başvuruların internet üzerinden doldurulacak formlarla yapılacağı, gerekli değerlendirmelerin ardından öğrenci kabullerinin gerçekleştirilerek, derslere 15 Kasımda başlanacağı bildirildi.
  15. Türk Ekonomi Bankası (TEB) İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı Nilsen Altıntaş, üniversite üçüncü, dördüncü sınıf ve yüksek lisansta öğrenim gören engelli öğrencilere yönelik "Engelsiz Kampüs" adını verdikleri özel bir eğitim programı düzenlediklerini belirterek, "Burada öğrencilerimizin farklı fikir ve projeler ürettikçe farklı insanla karşılaşabileceklerini görmelerini, başarı yolunda herkesle aynı koşullara sahip olduklarını fark etmelerini sağlamaya çalışıyoruz" dedi. TEB'in Cumhuriyetköy'de bulunan eğitim merkezi TEB Formasyon Akademisinde düzenlenen eğitim programında yaptığı açıklamada Altıntaş, TEB olarak yenilikçi ve yaratıcı olmaya çok önem verdiklerini kaydederek, "Bu noktada çalışanlarımızla birlikte çok önemli yol katettik, Mevcut birikimlerimizi üniversite öğrencileri ile de paylaşmaya başladık, Bu noktada engelli öğrencileri de odağımıza koyduk. İki gün boyunca 10 engelli öğrencimizi ağırladık. Onlara inovasyon, iletişim, ve yaratıcılık alanlarında uzman hocalar tarafından eğitim verdik" diye konuştu. Programa katılan engelli öğrencilere kariyer danışmanlığı da yaptıklarını ifade eden Altıntaş, TEB olarak engelli istihdamında önceliğin "Engelsiz Kampüsüne" katılan öğrencilerde olacağını belirtti. Engelsiz Kampüsü'nde 2 günlük eğitime katılan öğrencilere TEB İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı Nilsen Altıntaş tarafından sertifikaları verildi.
  16. Yalova Belediyesi EKOM'un rampasıyla, engelli tuvaletiyle engellilerin rahatça ulaşabildikleri ve rahat hareket edebildikleri bir mekan olduğunu hatırlayan Yalova Belediye Başkanı Barbaros H. Binicioğlu, "EKOM'un içinde yer alan mekanda engellilere sinema günleri düzenlemeye hazırlanıyoruz. Kentimizde sinemayı gerek maddi gerek fiziki şartlardan dolayı kullanamayan engelli bireylerimiz için cuma ve cumartesi günleri film gösterimleri düzenlenecek" dedi. Toplumun engelli bir bireye yönelik yapılanmadığını bu nedenle asıl engelli olma durumunun sosyal çevrenin bireyden yerine getirmesini beklediği sosyal rollerin yerine getirilememesi sonucunda ortaya çıktığını ifade eden Başkan Binicioğlu, "Engel, bireyin kendi problemi olmaktan çıkıp sosyal bir problem olabiliyor. Buradan yola çıkacak olursak hayatın engelliye yönelik yapılanmaması asıl engeli teşkil ediyor. Bu nedenle Yalova Belediyesi EKOM engelli bireylerin sosyal hayatta engeller nedeniyle ulaşamadıkları bir hizmeti engellilerle paylaşmayı hedefliyor" diye konuştu. EKOM'daki film günlerine katılmak isteyen engelliler EKOM binasında kayıtlarını yaptırabiliyor.
  17. Ay sadece gece görülebilir diye bir şey yok. Gündüzleri de periyoduna bağlı olarak ay da tepemizde, bütün yıldızlar da. Ama güneşin atmosferimizde yansıyan ışınları onları görmemize mani oluyor. Atmosferimiz olmasaydı gökyüzü gündüzleri de karanlık olacak, güneşle birlikte yıldızları da görebilecektik. Ay dünyamıza çok yakın olduğundan gökyüzünde görüntü olarak yıldızlardan çok büyük görünür. Eğer konumuna göre güneşten iyi ışık alabilirse gündüzleri de gökyüzünde rahatlıkla görünebilir. Ayın yüzeyi bir asfalt yol yüzeyi gibi yansıtıcıdır. Koyu renktedir ama tam siyah da değildir. Biz gökyüzünde aya baktığımızda sadece onun güneşten yansıttığı ışığı görüyoruz. Güneş kadar ışık saçmıyor ama yine de gökyüzündeki en parlak yıldızdan 100.000 kat daha fazla ışık yansıtabiliyor. Gündüz havanın aydınlığı yıldızların parıltısını yok eder. Aslında parlak yıldızların olduğu bölgede gökyüzünün parlaklığı da biraz daha farklıdır ama bu farkı pek algılayamayız. Ama ayın olduğu bölgede ışık yeterli ise geceki gibi çok parlak olmasa da onu görebiliriz. Hatta hava şartlarının olumlu olduğu durumlarda hava aydınlıkken Venüs gezegenini bile görebiliriz. Güneşi büyük bir ampul, ayı da büyük bir ayna olarak düşünebiliriz. Bazı durumlarda ampulün ışığını doğrudan görmesek bile, aynanın yansıttığı ışığını görebiliriz. Bu, geceleri olan durumdur. Güneşi göremeyiz, çünkü dünyamız ondan gelen ışığı bloke etmiştir. Ayı, yani aynadan yansıyan ışığını görebiliriz. Ampulü de, aynayı da birlikte gördüğümüz durum ise ayın gündüz görünme durumudur. Genellikle 'ayın karanlık yüzü' diye kullanılan deyiş şekli yanlıştır. Doğrusunun 'ayın arka yüzü' olması gerekir. Ayın dünyamız etrafındaki dönüş süresi ile kendi etrafındaki dönüş süresi hemen hemen aynı olduğundan, biz ayın hep bir yüzünü görürüz ama ay dünya ile güneş arasındayken bize bakan yüzü karanlık, güneşe bakan arka yüzü aydınlıktır
  18. Doğuştan engelli ilköğretim okulu öğrencisi polislerin yardımıyla eğitim öğretimine devam ediyor. Polisler; her gün engelli öğrenciyi evinden ekip otosuyla alıp okula götürüyor, okul çıkışı da yine evine bırakıyor. Erzincan'a 132 kilometre uzaklıkta bulunan Otlukbeli ilçesinde, 8. sınıf öğrencisi olan ve yürümekte, konuşmakta, kendi işlerini yapmakta zorlanan Simge Akyol'un yardımına ilçedeki polisler yetişti. Ailesinin maddi imkansızlığı sebebiyle okula götüremediği Simge Akyol (14), artık her gün sabah polis ekip otosuyla okula gidiyor, ders çıkışı da yine ekip otosuyla evine getiriliyor. Hüseyin ve Halime Akyol'un 3 çocuğundan ortancası olan Simge Akyol, ilçenin en yüksek mahallesinde oturuyor. Abisi Samet Akyol (16) gibi doğuştan Konjenital Serebellar Ataksi hastalığına yakalanan Simge, ailesinin maddi imkansızlığı sebebiyle okula gidip gelmekte zorlanıyor. Çiftçilikle geçimini sağladığını, evinin kira olduğunu ve maddi imkansızlıklar sebebiyle okumayı çok seven kızı Simge Akyol'u okula göndermekte sıkıntı çektiğini ifade eden baba Hüseyin Akyol (39), polislere kızına yaptığı iyilikten dolayı binlerce defa teşekkür etti. Maddi imkansızlığı sebebiyle kızını okula gönderemeyen baba Hüseyin Akyol, "Polislere çok teşekkür ediyorum. Eğer onlar olmasaydı ben kızımı okula gönderemezdim." dedi. Ağustos ayı içerisinde Otlukbeli ilçesine kurulan İlçe Emniyet Amirliği'nde görevli polis memurları Yusuf Uysal ve Aykut İyem, ekip otosuyla her gün sabah Simge Akyol'u ailesinden teslim alıp, ekip otosuna bindirerek okula götürüyor. Otlukbeli Fatih Yatılı Bölge İlköğretim Okulu'na getirilen Simge, burada arkadaşlarının yardımıyla sınıfına gidiyor ve eğitim öğretimine devam ediyor. Okuldaki ihtiyaçları ise arkadaşları tarafından karşılanan Simge, okul çıkışında hazır bekleyen polisler tarafından yaklaşık 2 kilometre uzaklıktaki evine bırakılıyor. Haftada 3 gün okula giden ve 2 gün de Mercan beldesinde özel bir rehabilitasyon merkezinde tedavi olan Simge Akyol, konuşmakta zorlanarak polis abilerine teşekkür edip, kendisinin de onlar gibi polis olacağını belirtti. Kaymakamlık tarafından kendilerine böyle bir öğrencinin sıkıntı çektiğinin bildirilmesi üzerine bu öğrenciye yardım için harekete geçtiklerini ifade eden Otlukbeli İlçe Emniyet Amiri Komiser İsmail Usta da, engelli çocuğun okuması için ellerinden gelen bütün gayreti sarf ettiklerini ve bu işi gönüllü olarak seve seve yaptıklarını vurguladı.
  19. AB desteğiyle yürütülen, ''14 Yaş Üstü Engelli Çocukların Yönlendirilmesi Projesi'' kapsamında Hollanda ve Polonya'dan gelen heyet, Çankaya Belediyesi Engelliler Hizmet Birimi'ni gezdi. Milli Eğitim Bakanlığı Mamak Rehabilitasyon Araştırma Merkezi ile Polonya ve Hollanda tarafından ortaklaşa yürütülen proje kapsamında, Polonya'daki engelli iş okulu ve Hollanda'daki insan kaynakları firmasından gelen heyet, dün bazı okulları gezerek bilgi aldı. Konuk heyet, bugün de Kızılay SSK İşhanı'nda bulunan Çankaya Belediyesi Engelliler Hizmet Birimi'ni ziyaret ederek, engelliler için oluşturulan iş atölyelerini gezdi.
  20. Bazen çocuğa alınan bir uçan balon elinden kaçabilir. Hep beraber havada yükselen balona bakakalınır. Bu balon havada ne kadar yükselecektir acaba? Uçan balonların doldurma uçları ne kadar iyi bağlanmış olursa olsun, çok az da olsa hava daha doğrusu helyum kaçırırlar. Havadan çok daha hafif helyum gazı ile şişirilen bu balonların ağızlarından kaçırdıklarını eve getirdiğimiz ve tavana yapışıkmış gibi havada duran balonun sabah olunca porsuyup yere inmiş olduğunu görünce anlarız. Balonun ağzının ideal bir biçimde bağlanmış olduğunu kabul etsek bile havada yükselebileceği mesafe yine de sınırlıdır. Yükseldikçe hava basıncı azaldığından ve balonun iç basıncı dışındakinden daha yüksek kaldığından balon yükseldikçe şişmeye başlar. Sonunda balonun yapıldığı malzemeye, hacmine ve malzemenin kalınlığına bağlı olarak belirli bir yükseklikte patlar. Küçük uçan balonlar en çok 10,000 metreye, sepetinde insan taşıyan büyük balonlar 30,000 metreye, bilim insanları tarafından içinde ölçüm aletleriyle birlikte yollanan araştırma balonları da 40,000 metreye kadar yükselebilirler. Balonların belirli yükseklikte dış basıncın azlığına dayanamayıp patlamalarından bazı bilimsel gözlemlerde de faydalanılır. Hava tahmin balonlarına bağlı hava sıcaklığını, basıncını ve nem oranını ölçen aletler vardır. Bu balonlar yaklaşık 30,000 metre yükseklikte patlayacak şekilde yapılmışlardır. Aletler açılan bir paraşütle yere yumuşak iniş yaparlar. Hem üzerlerindeki değerler kaydedilir hem de oldukça pahalı olan bu ölçüm aletlerinin tekrar kullanılabilmeleri sağlanır. Bu ölçüm aletleri bir tarlanın ortasına, bir ağacın tepesine veya bir vadi yatağına da düşebilirler. Onları bulanların ilgili makamlara götürmeleri artık aletlerin ne olduklarını anlamalarına veya insaflarına kalmıştır.
  21. Evet doğrudur. Hatta bu konuda çok ileri gidilirse ölüme yol açabilecek zehirlenmeler bile olabilir. Fakat havuçtan zehirlenme olayı o kadar azdır ki,patatesin yeşillenmiş kısmının yaratabileceği zehirlenmenin yanında değerlendirmeye bile alınmaz. Havuç, kökü yenilen otsu bir bitkidir. İlk olarak bundan 3,000 yıl kadar önce Orta Asya'da Afganistan dolaylarında yetiştirilmiş, buradan da Ortadoğu yoluyla dünyaya dağılmıştır. Aslı yol kenarlarında, kıraç yerlerde yetişen yabani havuçtur. İlk havuçların renklen turuncu değildi. Beyaz, pembe ve sarı idiler. Turuncu veya kırmızımsı havuçlar 1600'lü yıllarda Hollandalılar tarafından geliştirilmişlerdir. Günümüzde tüketilen havuçların hemen hemen tümü Hollanda kökenlidir. Beyaz ve sarı renkteki havuçlar yem olarak kullanılırlar. Çok besleyicidir. Çiğ veya pişmiş olarak yenilebilir. İçinde yüzde 9 karbon hidrat ve karoten denilen boya maddesi bulunur. Bu boya maddesi, rengi san ve turuncu olan bütün meyve ve sebzelerde bulunur. Bunlar yenildiğinde vücudumuz karoteni A-vitaminine çevirir. Bir adet havuç vücudumuzun günlük A-vitamini ihtiyacının yüzde 220'sini karşılar. A pro-vitamini şeklinde havuçta bol miktarda bulunan karoten, sağlıklı büyümeye, derimizi ve saçlarımızı canlı tutmaya yarar, enfeksiyonlara karşı vücuda direnç kazandırır, ayrıca geceleyin iyi görmeye yaradığı da ileri sürülüyor. Kandaki hemoglobin miktarını arttırarak kanın tazelenmesini sağlar. Kaynatılarak içilen suyu ishale iyi gelir. Karoten sadece havuçta değil kavunda ve balkabağında da vardır. Havuç çok miktarda yenildiğinde cildi turuncu renge çeviren de bu karoten denilen turuncu renkli boya maddeleri, yani pigmentlerdir. Aslında normal olarak yenildiğinde bir tesiri olmayan karoten çok miktarda yenilen havuç vasıtası ile aşırı alındığında cildin rengini de değiştirir ama bu geçicidir. Ancak ısrarla aşırı havuç yenilmesine devam edilirse ciddi sonuçları görülebilir.
  22. Bilimsel olarak izahı biraz zor. Bilime göre düşen bir cisme dışarıdan bir kuvvet uygulamazsanız, ona açısal bir dönme hareketi kazandıramazsınız. Gerçi bir kule atlayıcısı, havuza düşmeden önce havada birkaç kez takla atar, kendi ekseni etrafında döner ama bu tramplen veya kuleyi terk ederken ayakları ile başlattığı bir dönme hareketidir. Sırtüstü düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine, kuyruğunu da bacaklarının arasına çeker, başını yere bakacak şekilde döndürür. Belirli bir noktada tam tersini yaparak bacaklarını ve kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne, yani yere doğru döner. Böylece paraşüt etkisi yaratarak, hızını da frenler ve inişin yumuşak olmasını sağlar. Yapılan deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin, yüksek bir yerden düşmesine göre çok daha fazla hasar yaratabileceği tespit edilmiştir. Örneğin yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki, 32 katlı bir binanın tepesinden düşen bir kediye hiçbir şey olmazken, 7 katlı binalardan düşenlerde ciddi sakatlıklar, hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da 'limit hız' ile izah ediyorlar. Havadan yere düşen cisimler, önce gittikçe artan bir hızla yere düşerler. Sonra kütlelerine bağlı olarak belirli bir mesafede hızdaki bu artış durur ve 'limit hız' denilen sabit bir hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenin tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı ile uçaktan atılan (aynı) paranın hızı arasında bir fark yoktur. İyi ki de yoktur, çünkü bu 'limit hız' olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam etselerdi, yağmur damlaları kafamıza kurşun gibi düşebilirlerdi. Bu teoriye göre yüksekten düşen kediler, yaklaşık saatte 100 kilometre sürate gelince limit hıza ulaşırlar, artık hep aynı hızda düşerler ve stresi atlatıp, kendilerine gelir ve gevşerler. Başlangıçta bahsettiğimiz dönme hareketini yaptıktan sonra, Avustralya'da yaşayan uçan sincapların uçuşuna benzer şekilde, tüm vücutlarını paraşüt gibi kullanarak, yaralanma olasılığını en aza indirerek, yere inerler. Tabii bütün bu deney sonuçları ve teoriler, hayvan hastanelerine gelen kediler göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır. Yüksekten düşüp de ölen veya alçaktan düşüp, ölmeyip, olay yerini terk eden, her iki şekilde de hayvan hastanelerine uğramamış kedilerin sayıları bilinmiyor.
  23. Şüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. Yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular. Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi 4500 yıl evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri biliniyor. Halta milattan önce 1000 yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit'teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline gelmesi çok zaman aldı. Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teşekkür borçlu olduğu, bu parlak buluşu gerçekleştiren kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen hala sırrını koruyor. Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik'te yaşamış olması büyük bir olasılık, çünkü 13. Yüzyılda, Ortaçağda Venedik, İtalya'da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi. İlk gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır. Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15. yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını okumaamaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı. Gözlük icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluştu. Edward Scarlett 1730'da Londra'da sabit gözlük sapını icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş oluyordu. Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu. 14. Yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki şekillerindeki benzerlikten dolayı 'mercimek' anlamında 'lenticchie' adını verdiler. İngilizcesi de 'lentis' olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan 'lens' adının kökeni de bu sebeple mercimeğe dayanıyor. İlk gözlükçü dükkanı 1783'de Philadelphia'da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni alıyorlardı. İlk güneş gözlüklerinin 1430'lu yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için değildi. Sanılacağı gibi Güneş'ten korunmak için de değildi. Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya'dan Çin'e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoğunu iste kararttılar .
  24. Hayran 2.3

    Kur’an-ı Kerim konkordansı, Türkçe paralel 10 meal, fihrist, Mucemul Mufehres gibi özelliklere sahip bir programdır. Program, Arapça arama seçeneği, ayetlerin Arapça'sı ve Türkçe'si arasında tıklayarak geçiş yapma, Arapça kelimelerin kaç kere ve hangi ayetlerde geçtiğini bulma gibi özellikleri bünyesinde taşımaktadır. Faydalanabileceğiniz, çok güzel bir program... Tamamen ücretsiz.
  25. Bugün artık hemen hemen her evde buzdolabı var. Günlük gıdalarımızı bozulmasınlar diye buzdolabında saklarken, uzun süre saklayacaklarımızı da buzluk veya derin dondurucu dediğimiz kısmına koyuyoruz. Gıdaların normal hava şartlarında bozulmalarının nedeni, bu ortamda gıdada bulunan bakterilerin, mikropların kısacası mikro organizmaların gelişerek faaliyetlerini sürdürmeleridir. Gıdaları soğukta veya dondurarak muhafaza en çok başvurulan ve püf noktaları olan yöntemlerdir. Bu arada gıda muhafazasında tam tersi yollar da vardır. Isıtarak muhafaza ve kurutma gibi. Hatta turşu kurmak bile bir muhafaza yöntemidir. Dondurarak muhafazaya geçmeden önce pastörizasyon, sterilizasyon gibi sık sık ismini duyduğumuz veya etiketlerin üzerlerinde gördüğümüz terimlerin anlamlarına bir bakalım. Gıdaları daha dayanıklı kılmak amacıyla uygulanan yöntemlerden pastörizasyon ve sterilizasyon ısıl uygulama ile muhafaza anlamına gelmektedirler. Sterilizasyonda gıda 100 derecenin üzerinde ısıtılır. 100 derecenin altındaki ısıl uygulamalar ise pastörizasyon adını alır. Her iki yöntemde de amaç daha işin başında bakteri ve mikropları öldürmektir. Hangi yöntemin uygulanacağını gıdanın asit durumu belirler. Asit oranı fazla gıdalarda bakteri ve mikropların ısıya dirençleri azalır. Bunun için düşük asitli gıdalar sterilize edilirlerken yüksek asitli gıdalar pastörize edilirler. Ancak sütte durum farklıdır. Süte pastörizasyon işleminin uygulanmasının asıl amacı dayanıklı bir ürün elde etmekten ziyade verem mikrobunu öldürmektir. Kurutarak saklamada, su ortamdan uzaklaştırılır. Böylece bakteri ve mikropların gelişmesi önlenir, biyokimyasal reaksiyonlar en aza indirilir. Ancak yine de bazı kimyasal reaksiyonlar oluşur ve bunlar da renk koyulaşmasına ve gıdanın acılaşmasına yol açarlar. Soğukta muhafazada, gıdanın hücre suyu, en fazla donma noktasına kadar soğutulur. Meyve ve sebzelerde bu sıcaklık +4 ile -2 derece arasındadır. Bu yöntemin en yaygın kullanma yeri buzdolabıdır ve dondurarak muhafaza ile karıştırılmaması gerekir. Günümüzde gıdaların dondurularak saklanması çok yaygın bir şekilde uygulanan en iyi muhafaza yöntemidir. Bu yöntemde hücre suyunun donması ve hücrelerin ölmesinin sağlanmasına kadar sıcaklık düşürülür. Gıdalar genellikle -40 derecede dondurulur, -18 veya -20 derecede muhafaza edilir. Gıdadaki su miktarının azalması bakteri ve mikropların yaşamalarına uygun olmayan bir ortam yaratır. Ancak dokulardaki suyun donarak buza dönüşmesi sırasında hacim büyüdüğünden hücrelerdeki doku yapıları da bozulabilir. Bunu önlemek için donma olayının hızı çok iyi kontrol edilmelidir. Gıdaları yavaş yavaş dondurursak oluşan buz kristalleri hücre dokularını parçalayacağından, yapısı bozulmuş olan bu gıda çözünme sırasında dışarıdan gelecek bakterilerin hücumuna karşı direnç gösteremez ve çabucak bozulur. Donma sırasında oluşan buz kristallerinin boyutları, donma hızına bağlıdır. O halde donma, buz kristallerinin büyümelerine fırsat bırakmayacak şekilde mümkün olduğunca hızlı olmalıdır (şok donma). Bu şekilde dondurulmuş gıdalar tüketiciye ulaşana kadar dondurulmuş durumda olmalı ve depolarda -18 derecenin üstüne çıkılmamalıdır. Çünkü bir kere dondurulduktan sonra çözülen gıda artık steril değildir, hatta bu durumda bozulma daha hızlı oluşur, tekrar dondurmak da çare değildir.