Sign in to follow this  
Followers 0
Guest DOĞRU YOL

Allah'a Vuslat Nedir ?

2 posts in this topic

Allah'a Vuslat Nedir?

Ariflerin üzerinde durduğu mühim bir prensip de “Sefer der Vatan” dır. Kısaca manası, vatanda yolculuk demektir. Buna “Asıl Vatan”a yolculuk etmek de diyebiliriz.

Vatan, devamlı durulacak yer demektir. İnsanın asıl vatanı ve devamlı duracağı yer cennettir. Fakat insan için asıl hedef cennet de değildir. Tek ve asıl hedef Yüce Allah’tır. Cennet, Yüce Allah ile buluşma ve görüşme yeri olduğu için kıymetlidir.

Arifler, sefer deyince “seyir ilellah”ı kasdederler. Bu, Yüce Allah’a gitmektir. Çünkü asıl yolculuk budur. Gerçek saadet Yüce Allah ile tanışmak ve buluşmaktır. Hepimiz O’ndan geldik, O’na döneceğiz.

Bu dönüşün iki şekli vardır. Birisi mecburiyetle, diğeri muhabbetle olur. Mecburi dönüş ölümle gerçekleşir. Mümin-kâfir bütün insanlık ölümle ahirette Yüce Allah’ın huzurunda toplanır, büyük hesap için hazır olur. Bundan kaçış mümkün değildir. Ancak bu buluşmada bazı insanlar dost, bazıları düşman sıfatıyla bulunur. Dost olanlar rahmet içinde ebediyyen gülerken, düşman olanlar azap içinde sonsuza dek kan ağlar.

Yüce Allah’a muhabbetle dönüş dünyada olur. Buna iman ve “inabe” denir. İnabe, kulun bütün varlığı ile Allah’a yönelmesi ve O’na samimi olarak teslim olmasıdır. Bu yönelme iç alemde olur, kalple gerçekleşir, ruh vasıtası ile yapılır. Bunun kendine has usulleri vardır. Bu manevi yolculuğun ne şekilde yapılacağını ve ilâhi huzura nasıl ulaşılacağını bizzat Yüce Allah öğretmiştir. Peygamberlerini bu yolculukta bütün insanlık için bir rehber ve örnek yapmıştır. Son olarak bütün insanlığın önüne Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’i koymuştur. O’nun izinden başka Allah’a giden bütün yollar kapalıdır.

ALLAH VE RASULÜ’NDEN GELEN DAVET

Kur’an ve Sünnet, bizleri Yüce Allah’a davet etmektedir. “Hepiniz Allah’a koşun.” (Zariyat, 51) ayeti, bütün insanlığı ilâhi huzura çağırmaktadır. Yüce Rabb’e gitmenin biricik yolu iman ve salih ameldir. (Kehf, 110) Yüce Allah, bu yola çıkan herkese kendisinin yar ve yardımcı olacağını; dostlarına yollarını açacağını müjdelemiştir. (Ankebut, 69) Yüce Allah, kendisine gelmek isteyenlerin ancak Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’in izine uyarak gelebileceklerini, O’nu takip etmeyen kimseyi huzuruna kabul etmeyeceğini haber vermiştir. (Âl-i İmran, 31-32) Bu yolda, Allah’a yönelmiş kullar diğerleri için birer rehber yapılmış ve onlara uyulması istenmiştir. (Lokman, 15)

Şu kudsi hadis, bu manevi yolculuğun seyrini ve sonucunu anlatmak için yeterlidir:

“Allahu Tealâ buyurur ki: Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha güzel bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum nafile ibadetleri ile de bana devamlı yaklaşır. Nihayet onu severim. Ben kulumu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. (Kendisine verdiğim özel bir nur ve yetki ile artık) o benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle tutar, benimle yürür. Benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınırsa kendisini himaye ederim.” (Buharî, İbnu Mace)

Bu yolda bir adım atana en az on karşılık verilir. Yürüyerek gidenlere Allah’ın rahmeti koşarak gelir. (Buharî, Müslim) Koşarak gidenlere ne verileceğini ancak Yüce Allah bilir.

ALLAH’A YOLCULUK NEDİR?

Yüce Allah’a gidişin aslı şu hadisle ortaya konmuştur: “Gerçek muhacir, Allahu Tealâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir.” (Buharî, Ebu Davud, Nesai, İbnu Mace)

Büyük veli İsmail Ankaravî k.s. demiştir ki: “Allah’a yolculuk deyince, bu hadiste anlatılan iç terbiye ve takva anlaşılır. Bu sefer, sufînin iç aleminde gerçekleşir. Bu seferin aslı her türlü kötülükten uzaklaşmaktır. Bu seferin sonunda sâlik, Cenab-ı Hakk’a ulaşır, huzur bulur. İnsanın kemali, ancak bu şekildeki bir seferle alacağı terbiye ile mümkündür.” (Ankaravî, Minhacu’l-Fukarâ)

Bazı veliler bu ayet ve hadislerin davet ve tarif ettiği yolculuğu “Sefer der Vatan” tabiriyle ifade etmişlerdir. Başından sonuna kadar bu yolculuğa tasavvufta “seyr u sulûk” denir.

Tasavvufta seyir, cehaletten ilme, gafletten zikre, kötü huy ve ahlâkdan edebe ulaşmak ve kendi varlığını aşıp kalbiyle Hakk’ın huzuruna doğru yürümektir. Sulûk ise, Hakk’a ermek ve ilâhi huzurda kabul görmek için bir rehberin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevi, kalbî, ruhî bir yolculuk ve ahlâk eğitimidir. Seyr u sulûk, Kur’an’da anlatılan mücahede, tezkiye, terbiye, Allah’a gitmek, Allah’a yaklaşmak, Allah için yaşamak ve Allah adamı olmakla aynı şeydir.

Bu yolun rehberleri derler ki: Yüce Allah her insanı kendisiyle dostluk yapması için yaratmıştır. İnsana verilen ruh, kalp, akıl, vicdan ve diğer cevherler Yüce Allah ile irtibat kurmak içindir. Bütün mesele bunların gerçek halleriyle tanınması, usulünce çalıştırılması ve hedefine uygun kullanılmasıdır. Peygamberlerin ve onların vârislerinin asıl vazifesi, terbiyelerine giren her insana bu gizli hazineleri kullanmasını öğretmek ve onu Yüce Allah ile buluşturmaktır.

MANEVİ YOLCULUĞUN BAŞLANGICI VE SONU

Yüce Allah’a yolculuk devamlıdır. Bunun bir bitiş noktası yoktur. Çünkü Yüce Allah’ı tanımanın, sevmenin, kudret ve rahmet tecellilerini seyretmenin bir sonu yoktur. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e bile Kur’an’da “Rabbim ilmimi artır” (Taha, 114) duası öğretilmiştir. Ayette artması istenen ilim, Yüce Allah’ı tanıma ilmidir. Buna marifetullah ve “yakîn ilmi” denir. Peygamberler bile devamlı manen yükselme, ilerleme ve Yüce Allah’a yaklaşma halindedirler.

İnsan için Yüce Allah’a yolculuk, ruhlar alemindeki elest bezminde ilâhi sözleşme ile başlamıştır. Dünyada devam etmektedir. Ahirette de ebediyyen devam edecektir.

Manevi yolculuk birkaç safhada gerçekleşir. Birinci safha her türlü günah ve gafletten uzaklaşmaktır. Bu safha samimi bir tevbe ile tevbe etmek ve kalbi gafletten uyandırmaktır. Yani kalbi ve bedeniyle Allah’a dönmektir. Bu olmadan ilerleme başlamaz, hedefe varılmaz. Samimi bir tevbe bir anda gerçekleşmeyebilir. Onu elde edene kadar çalışmalı ve sabretmelidir.

İkinci safha, kalbi dünya hırsından, aşırı mal, mülk, makam ve itibar sevgisinden arındırmaktır. Böylece hiçbir şey Yüce Allah’ın zikrine engel olmaz, ilâhi sevgiyi zedelemez, kalbi endişe ve korku ile meşgul etmez. Buna zühd denir. Zühd, elindeki mala değil, Yüce Mevlâ’ya güvenmektir. Zühd, dünyadan elini değil, gönlünü çekmektir.

Üçüncü safha, nefsin kötü sıfatlarından ve kalpte yerleşen manevi hastalıklardan kurtulmaktır. Buna “tezkiye” yani manevi temizlik denir. Bu, kalbin gaflet, gösteriş, benlik, kin, kibir, haset gibi gizli hastalıklarından kurtulmasıdır. Bu temizliği, güzel ahlâkla süslenme takip eder. Manevi terbiyede önce temizlik, peşinden güzellik gelir. Bunu başaran kul, takva dairesine girmiş ve Yüce Allah’ın özel dostluğuna adım atmış olur.

Dördüncü safha, kalbin müşahede haline ulaşmasıdır. Hadislerde anlatılan “ihsan makamı” budur. Ariflere göre ihsan makamı, her şeyde Yüce Allah’ın tecellilerini seyretmektir. Kalp gözüyle mülk aleminden ötelere, melekût alemine bakabilmektir. Her yerde, her şeyde, her işte, her harekette Yüce Allah’ın tecelli ve sanatını görebilecek bir kalbe sahip olmaktır. Bu, “her nereye yönelseniz, Allah’ın zatı oradadır” ayetinin sırrını çözmektir.

YOL BİR, YOLCULAR FARKLI

Manevi yolculuk, herkesin meşrebine göre farklı olur. Bunda kula verilen fıtrat, kabiliyet ve yaradılışın etkisi büyüktür. Bazı hak yolcularında ilâhi aşk, cezbe ve coşku hakim olur. Onlar, az amelle yetinir. Sadece farzları yerine getirir, haramlardan çekinir. Ondan sonra kalp safası ve gönül hoşluğu ile meşgul olur. Buna “aşk tariki” denir. Bu kimselerin içinden veli çıkar, fakat insanları irşad eden kâmil-mükemmil mürşid çıkmaz.

Bazı hak yolcuları mücahede yolunu tutar. Amele yönelir. Devamlı zikir, fikir ve ibadetle meşgul olur. Fakat ilâhi aşk ve cezbeden pek nasipleri yoktur. Buna “mücahede tariki” denir. Bunlar içinden de veli çıkar, fakat ilâhi aşk ve cezbe yönleri eksik olduğu için kâmil mürşid çıkmaz.

Bazı hak yolcuları da, Yüce Allah tarafından özel olarak seçilmiştir. Onlar mahbub, yani sevgililer sınıfına girer. Onların gidişatına “mahbublar tariki” veya “ahyar tariki” denir. Onlar manevi seyirlerine aşk içinde başlar, cezbe içinde adım atar, ibadet, amel ve mücahede ile devam ederler. Her meşrebin halinden nasipleri vardır. Cezbeleri gizlidir, ilâhi aşkları saklıdır. Amel ve ibadet halleri süreklidir. Onlar Hz. Peygamber s.a.v.’in gerçek vârisidirler. Çünkü Hz. Rasululah s.a.v. Efendimiz son derece güzel ahlâkı yanında, amel ve kullukta da zirvede idi. Aynı zamanda yüksek bir aşk ve cezbe sahibiydi. Gerçek alimler Efendimiz’deki bu güzelliklerden büyük ölçüde pay sahibi olmuşlardır. Onun için kâmil mürşidler bu gruptan çıkar. Onlar ilâhi huzurda kabul gördükten sonra insanlara bu yolu öğretmek için halkın içine gönderilmiş ve irşadla görevlendirilmiş salihlerdir. (Sühreverdi, Avarif)

ALLAH’A YOLCULUĞUN TEMEL PRENSİPLERİ

Allah dostları der ki: Yüce Allah’a yolculuk ancak ihlâsla olur. İhlâs, her iş ve ibadeti sadece Allah rızası için yapmaktır. Böyle yapmayan kimse, ne kadar amel ve ibadet yapsa Allah’a kavuşamaz. Dünya için kılınan bir namaz kulu Allah’tan uzaklaştırır, azaba yaklaştırır.

Yüce Allah’a yolculuk, boş temenniler ve tembellik ile gerçekleşmez. Bu yol, sevgi ile amel ve ibadet ister. İbadetlerin başında farz olan ameller gelir. Onu nafile ve fazilet olan ameller takip eder. Tembel, gevşek ve ciddi olmayan kimseden Allah dostu olmaz.

Yüce Allah’a yolculuk, haya, tevazu, sevgi ve cömertlik ister. Edebe dikkat etmeyenden hayır gelmez. Kibirli bir kalp Cenab-ı Hakk’ı müşahede edemez. Cimriden veli olmaz. Seyyid Abdulkadir Geylanî k.s. der ki:

“Ben geceleri çokça namaz kılarak, gündüzleri nafile oruç tutarak ve halka ilim öğreterek Allah’a ulaşmadım. Benim Yüce Allah’a ulaşmam, cömertliğim, herkese karşı alçak gönüllü oluşum ve gönlümün temizliği sebebiyledir.”

Yüce Allah’a yolculuk ve vuslat, sadece Kur’an ve Sünnet çizgisinde giderek mümkün olur. İslâm’ın öğrettiği usül dışında hiç kimse kendi fikir, felsefe, eğitim, riyazat ve çabası ile Allah’a ulaşamaz. İmam Rabbani k.s. der ki: Hindu rahipleri, Brahmanlar ve Hak Din’e uymayan diğer gruplar, senelerce açlık ve çile çektikleri halde Allah’a vasıl olamamışlardır. Çünkü Ehl-i Sünnet çizgisi dışında kimse Allah’a ulaşamaz. ‘Allah’a giden yollar mahlukatın adedi kadardır’ sözü, herkes kendi halince istediği gibi Allah’a gider manasında değildir. Bu söz, ‘iman ve İslâm dairesine girdikten sonra, herkesin Yüce Rabbine yönelişi farklıdır, iman eden her kalpte Yüce Rabbi ile bir irtibat yolu vardır’ manasındadır.

Yüce Allah’a yolculuk, ölene kadar amel, ibadet ve güzel kulluk yaparak devam eder. Hiçbir makamda kuldan ibadetler düşmez. Yüce Allah’a kavuşmak, O’na yaklaşma sebebi olan amelleri gereksiz kılmaz. Aksine, Allah’a yakınlığı artan kulun edebi, zikri ve ibadeti daha da çoğalır, şükrü artar. Kim, ben Allah’a kavuştum diyerek ibadetleri terk eder ve artık haramların kendisine zarar vermeyeceğini düşünüp haram işlere dalarsa, o kimse Allah’a değil, ateşe ulaşmış olur. Böyle birisi Allah’ın değil, şeytanın dostudur.

Yüce Allah’a yolculuk, bu yolu bilen alim, arif, güvenilir ve irşatla izinli bir rehber ile olursa, Hak yolcusu, şeytanın oyunlarından ve nefsin hilelerinden emin olur. Hedefine kolayca kısa zamanda ulaşır. Bu rehber, kendisine samimi olarak tabi olan kimseye Yüce Allah’a kavuşana kadar örnek olur, yardım eder, feyz verir, yolunu açar, onu tehlikelere karşı uyanık tutar. Kâmil mürşid, terbiye edip Allah katında sevilecek ve kabul görecek hale getirdiği hak yolcusunu Yüce Allah’a teslim eder ve aradan çekilir.

Bu yolun ehli olmayan kimseye uyan kimse ise bocalar, yolda kalır, şaşırır, zarar eder.

ALLAH’A VUSLAT VE KAVUŞMANIN MANASI

Yüce Allah’a ulaşmayı arifler, “vuslat”, “takarrub”, “fenafillah”, “bekabilllah” gibi tabirlerle ifade ederler. Ehl-i Sünnet inancına göre Allah’a kavuşmak, Allah’ta fani olmak, insanın Allah’ın zatında kaybolması veya Allah’ın kulun vücuduna girmesi manasında değildir. Yüce Allah böyle bir durumdan uzaktır. Böyle düşünmek ve söylemek haramdır.

Allah’ta fani olmak, beşeri varlığın eriyip yok olması ve nefsin vücuttan tamamen atılması manasında da değildir. Allah dostunun nefsi yok olmaz, terbiye olur. Allah’a kavuşmak, Allah’ta fani olmak, temizlenen kalbin haliyle ilgili bir durumdur. Kalbinde gerçek ilim, irfan ve idraki elde eden kul, Yüce Allah’ı gözüyle görüyor gibi hiç şüphesiz tanır, O’na bütün varlığı ile teslim olur, O’nun sevgisi içinde kaybolur. Sevdiği her şeyi O’nun için sever. Kızdığı her şeye O’nun için kızar. O’nun razı olduğu ahlâk ile ahlâklanır. O’nun boyasına boyanır, Allah adamı olur.

Arifler der ki: Bu yolun sonu Yüce Allah’a hayran olup hayrette kalmaktır. Yapılacak tek şey Allah’ın yardım ve sevgisini istemektir. Allah’a ancak Allah ile ulaşılır. Bu yolda en güzel amel, kendinin bir hiç olduğunu görmek, acizliğini bilmek, ilâhi azamet karşısında boynunu bükmek ve her halde Yüce Allah’a hamd, tesbih ve istiğfar etmektir.

En doğrusunu Yüce Allah bilir.

ALINTI

Share this post


Link to post
Share on other sites

HAYATTA İKEN ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEMEK

SERBEST İRADENİN DİLEMESİ

Allah'a kavuşma nedir, acaba? Rabbimiz, Allâh'a kavuşma üzerinde neden bu kadar önemle duruyor? Çünkü bu kavuşma bizim irademizle oluşan bir kavuşmadır. Rabbimiz Kehf Sûresi'nin 110. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;

KEHF-110 :Femen kâne yercû likâe Rabbihî felya'mel amelen sâlihan.

Kim Allah'a kavuşmak isterse salih amel işlesin (nefsini tezkiye etsin)

Diğer taraftan Ankebut Sûresi'nin 5-6. âyet-i kerîmelerinde;

29/ ANKEBUT-5 : Men kâne yercû likâallahi feinne ecelallahi leât ve hüvessemiy'ul'aliym.

Kim Allah'a mülâki olmayı, (ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı) dilerse Allah'ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir. Allah işitir ve bilir.

29/ ANKEBUT-6 : Ve men câhede feinnemâ yücâhidü linefsih innallahe leganiyyün anil'âlemiyn.

Kim cihad ederse mutlaka nefsiyle (nefsi için) cihad etsin. Muhakkak ki Allah âlemler üzerine ganidir (âlemlerden müstağnidir, münezzehtir).

Allah'a kavuşmak isteyen kişinin nefsi ile cihad etmesini Rabbimiz emrediyor. Bu kavuşma ölümden sonraki kavuşma değildir. Bu kavuşma ölüm gelmeden önce bu dünya üzerindeki serbest iradeyle vaki olan bir kavuşmadır. Allahû Tealâ Ankebut Sûresi'nin 5. âyet-i kerîmesinde de "kim kavuşmak isterse", Kehf Sûresi'nin 110. âyet-i kerîmesinde de "kim kavuşmak isterse" diyor. Serbest iradenin dilemesi esas alınıyor.

29/ ANKEBUT-5: Men kâne yercû likâallahi feinne ecelallahi leât ve hüvessemiy'ul'aliym.

Kim Allah'a mülâki olmayı, (ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı) dilerse Allah'ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir. Allah işitir ve bilir.

KEHF-110 : ...Fe men kâne yercû likâe Rabbihî fel ya'mel amelen sâlihan,

...Kim Rabbine ulaşmayı arzu ederse o zaman salih amel işlesin.

Bu kavuşmayı gercekleştirebilenlerin var olduğuna dair de Bakara sûresinin 156. âyetinde yüce Rabbimiz buyuruyor ki ;

2/ BAKARA-156 : Ellezine izâ esâbethüm müsibetün, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'un.

Onlar ki; kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman; "Biz muhakkak ki Allah içiniz (Allah için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız)" dediler.

2/ BAKARA-46: Ellezine yezunnune ennehüm mülâku rabbihim ve ennehüm ileyhi raci'un.

O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O'na döneceklerini bilirler (yakîn derecesinde inanırlar).

Burada Rabbimiz iki dönüşten bahsediyor ve bu dönüşten biri bu dünyada iken dönüş, diğeri ise öldükten sonraki dönüştür. Öldükten sonraki dönüş bizim elimizle olan bir dönüş değildir. Şu dünyada kim bir an önce ölümle Allah'a dönmeyi ister?

89/ FECR-28: İrci'ıy ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh.

Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan. (Ey ruh) Allah'a (Rabbine) geri dönerek ulaş.

Bakara 46. ayet-i kerimede açık bir Allah'a dönüş emri var. Eğer bu ölümle Allah'a dönüş emri ise, Allah herkese intihar etmesi emrini veriyor demektir. İntihar ise İslâmda yasaktır, intihar eden cehennemliktir. Allah'ın herkese intihar emrini vermesi söz konusu olamayacağına göre, dönüş emri dünya hayatındaki dönüşe aittir, vuslat emredilmektedir.

7-2- ÖLÜMLE ALLAH'A DÖNÜŞ

Al-i İmran Sûresi'nin 102. âyet-i kerîmesinde;

3/ ÂL-İ İMRAN- 102: Yâ eyyühellezine âmenüttekullahe hakka tükâtihi ve lâ temütünne illâ ve entüm müslimûn.

Ey îmân edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın sahibi ise aynı onlar) gibi Allah'a karşı takva sahibi olun ve ölmeden (önce) Allah'a teslim olun.

2/ BAKARA-132 : Ve vassa biha ibrahimü benihi ve ya'kub. Ya beniyye innallahestafa lekümüddine fe lâ' temütünne illâ ve entüm müslimün.

İbrâhîm de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Yâkub da (o sıra oğullarına;) "Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah bu dîni sizin için seçti. Artık siz ölmeyin; ancak Allah'a teslim olarak (ölün)" dedi.

Ve Al-i İmran Sûresi'nin 145. âyet-i kerîmesinde buyruluyor ki;

AL-İ İMRAN-145: Ve mâ kâne linefsin en temute illâ biiznillâhi kitâben müeccelen.

İnsanlar için ölmek yoktur illa Allah'ın izni ile ölüm bizim Katımız'da kararlaştırılmış bir gündür ve ne önce ölürsünüz, ne de sonraya kalabilirsiniz.

Demek ki, ölümle oluşan olay bizim irademizin dışında oluşuyor. Rabbimiz bizim irademize sesleniyor. Dehr Sûresi'nin 3. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;

76/ İNSAN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhüssebiyle immâ sâkiren ve immâ kefûrâ.

Muhakkak ki biz onu (insanı)sebîl'e (Allah'a kavuşturan yola) ulaştırırız. Kimi (hidayet yolundan Allah'a ulaşarak) şükredenlerden olur. Kimi (asla Allah'ın hidayet yoluna girmediği ve kalbine imân yazılmadığı için mümin olamaz) kafir olarak kalır, (kalbinde küfür yazdığı için) küfredenlerden olur.

Yani herşey kulun serbest iradesine terkedilmiş ve Allahû Tealâ İsra Sûresi'nin 18. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;

İSRA-18: Men kâne yüridülâcilete accelnâ lehû fîhâ mâ neşâu limen nürîdu, sümme cealnâ lehû cehenneme.

Kim, bizden bu çabuk geçen dünya nimetlerini isterse, dilediğimiz kimseye dünya nimetlerini peşin veririz. Sonra onu cehennem'e koyarız.

7-3- VUSLAT EMRİ

Demek ki, Allahû Tealâ kulun talebi doğrultusunda hareket edeceğini buyuruyor. Demek ki, Rabbimize mülâki olma durumu var ve bu mülâki olmayı bir gün gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz. Mülâki olma emrini ise Rabbimiz 11 ayrı yerde "Rabbine dön!" şeklinde vermiştir. (Bakınız 11-6-3)

Bu 11 âyet-i kerîmede Rabbimize mülâki olmamız için Rabbimiz kendine çağırıyor. Bu emirler dünya hayatında serbest iradeye verilmiş 11 tane emirdir. İşte insanlar bu istikamette hareket etmedikleri müddetçe demek ki, hüsrana uğramaları söz konusudur. Peki nasıl dönüp teslim olacağız, nasıl mülâki olacağız? Bu konuda Rum Sûresi'nin 7. âyet-i kerîmesinde beyan olunanlar gibi olmamamızı istiyor, Allahu Tealâ.

RUM-7: Ya'lemûne zâhiran minel hayatıd dünya ve hüm anil'ahireti hüm gâfilûn.

Onlar ki, bu dünyanın zahiri hayatını bilirler ahirinden gâfil dirler.

30/ RUM-8: Evelem yetefekkerû fiy enfüsihim, mâ halakallahüssemâvâti vel'arda ve mâ beynehümâ illâ bilhakkı ve ecelin müsemmen ve inne kesiyren minennâsi bilikaâi rabbihim lekâfirûn.

Nefslerinde tefekkür etmiyorlar mı ki, Allah, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri neden yarattı? Ancak hak ile belli (belirlenmiş) bir vade ile ve muhakkak ki, insanlardan çoğu Allah'a mülâki olmayı (dünya hayatında Allah'a ulaşmayı) inkâr ederler.

ALINTI

Share this post


Link to post
Share on other sites

Create an account or sign in to comment

You need to be a member in order to leave a comment

Create an account

Sign up for a new account in our community. It's easy!


Register a new account

Sign in

Already have an account? Sign in here.


Sign In Now
Sign in to follow this  
Followers 0