BlueLife

Üye
  • Content count

    187
  • Joined

  • Last visited

Community Reputation

4 Kendi Halinde

About BlueLife

  • Rank
    Aktif Üye
  1. Devlet Bakanı Nimet Çubukçu'nun MHP Adana Milletvekili Yılmaz Tankut'un soru önergesine verdiği yanıt 106 bin 458 özürlüye evde bakım ücreti ödendiğini ortaya koydu. Bakan Çubukçu, evde bakım ücretinden en çok yararlanan illerin başında İstanbul'un geldiğini belirtirken “Ülkemizin her yerindeki bakıma muhtaç özürlülerin bu hizmetten yararlanması sağlanmıştır. Konuyla ilgili herhangi bir ayrımcılık söz konusu değildir" dedi. Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, MHP Adana Milletvekili Yılmaz Tankut'un evde bakım ücreti ödenen özürlülerle ilgili soru önergesini yanıtladı. Bakan Çubukçu, evde bakım ücreti için yapılan başvuruların kabul edilmemesi ya da dondurulmasının söz konusu olmadığını belirtirken sıkıntıların da uygulamanın yeni olması nedeniyle ödeneklerin zamanında ve düzenli olarak aktarılamamasından kaynaklandığını söyledi. İller ve bölgeler arasında herhangi bir ayrımcılığın da sözkonusu olmadığını söyleyen Çubukçu, "Evde bakım hizmetlerinin sunumunda bakıma muhtaç özürlülerin yaşadıkları aile ortamından ayrılmadan bakımı esastır. Bu çerçevede hizmet verilen grubun özel ilgi ve desteğe ihtiyaç göstermesi nedeniyle evde bakım ödemelerinde iller ya da bölgeler arasında bir ayrımcılık söz konusu değildir. Ülkemizin her yerindeki bakıma muhtaç özürlülerin bu hizmetten yararlanması sağlanmıştır. Konuyla ilgili herhangi bir ayrımcılık söz konusu değildir" Çubukçu 2008 Eylül ayı itibariyle evde bakım ücreti alan özürlü sayısını ise 106 bin 458 olarak açıkladı. Çubukçu, en çok bakım ücretinden yararlanan iller sıralamasında 6 bin 591 kişiyle İstanbul'un ilk sırada yer aldığını belirtirken, verdiği bilgiye göre Ankara'da 5 bin 820 kişi, İzmir'de 5 bin 400 kişi, Hatay'da 4 bin 158 kişi, Konya'da 3 bin 163 kişi, Diyarbakır'da da 2 bin 962 kişi evde bakım ücreti alıyor. Evde bakım ücreti alan özürlü sayısı en az olan ili ise 134'le Ardahan oluşturuyor.
  2. Bazen çocuğa alınan bir uçan balon elinden kaçabilir. Hep beraber havada yükselen balona bakakalınır. Bu balon havada ne kadar yükselecektir acaba? Uçan balonların doldurma uçları ne kadar iyi bağlanmış olursa olsun, çok az da olsa hava daha doğrusu helyum kaçırırlar. Havadan çok daha hafif helyum gazı ile şişirilen bu balonların ağızlarından kaçırdıklarını eve getirdiğimiz ve tavana yapışıkmış gibi havada duran balonun sabah olunca porsuyup yere inmiş olduğunu görünce anlarız. Balonun ağzının ideal bir biçimde bağlanmış olduğunu kabul etsek bile havada yükselebileceği mesafe yine de sınırlıdır. Yükseldikçe hava basıncı azaldığından ve balonun iç basıncı dışındakinden daha yüksek kaldığından balon yükseldikçe şişmeye başlar. Sonunda balonun yapıldığı malzemeye, hacmine ve malzemenin kalınlığına bağlı olarak belirli bir yükseklikte patlar. Küçük uçan balonlar en çok 10,000 metreye, sepetinde insan taşıyan büyük balonlar 30,000 metreye, bilim insanları tarafından içinde ölçüm aletleriyle birlikte yollanan araştırma balonları da 40,000 metreye kadar yükselebilirler. Balonların belirli yükseklikte dış basıncın azlığına dayanamayıp patlamalarından bazı bilimsel gözlemlerde de faydalanılır. Hava tahmin balonlarına bağlı hava sıcaklığını, basıncını ve nem oranını ölçen aletler vardır. Bu balonlar yaklaşık 30,000 metre yükseklikte patlayacak şekilde yapılmışlardır. Aletler açılan bir paraşütle yere yumuşak iniş yaparlar. Hem üzerlerindeki değerler kaydedilir hem de oldukça pahalı olan bu ölçüm aletlerinin tekrar kullanılabilmeleri sağlanır. Bu ölçüm aletleri bir tarlanın ortasına, bir ağacın tepesine veya bir vadi yatağına da düşebilirler. Onları bulanların ilgili makamlara götürmeleri artık aletlerin ne olduklarını anlamalarına veya insaflarına kalmıştır.
  3. Ay sadece gece görülebilir diye bir şey yok. Gündüzleri de periyoduna bağlı olarak ay da tepemizde, bütün yıldızlar da. Ama güneşin atmosferimizde yansıyan ışınları onları görmemize mani oluyor. Atmosferimiz olmasaydı gökyüzü gündüzleri de karanlık olacak, güneşle birlikte yıldızları da görebilecektik. Ay dünyamıza çok yakın olduğundan gökyüzünde görüntü olarak yıldızlardan çok büyük görünür. Eğer konumuna göre güneşten iyi ışık alabilirse gündüzleri de gökyüzünde rahatlıkla görünebilir. Ayın yüzeyi bir asfalt yol yüzeyi gibi yansıtıcıdır. Koyu renktedir ama tam siyah da değildir. Biz gökyüzünde aya baktığımızda sadece onun güneşten yansıttığı ışığı görüyoruz. Güneş kadar ışık saçmıyor ama yine de gökyüzündeki en parlak yıldızdan 100.000 kat daha fazla ışık yansıtabiliyor. Gündüz havanın aydınlığı yıldızların parıltısını yok eder. Aslında parlak yıldızların olduğu bölgede gökyüzünün parlaklığı da biraz daha farklıdır ama bu farkı pek algılayamayız. Ama ayın olduğu bölgede ışık yeterli ise geceki gibi çok parlak olmasa da onu görebiliriz. Hatta hava şartlarının olumlu olduğu durumlarda hava aydınlıkken Venüs gezegenini bile görebiliriz. Güneşi büyük bir ampul, ayı da büyük bir ayna olarak düşünebiliriz. Bazı durumlarda ampulün ışığını doğrudan görmesek bile, aynanın yansıttığı ışığını görebiliriz. Bu, geceleri olan durumdur. Güneşi göremeyiz, çünkü dünyamız ondan gelen ışığı bloke etmiştir. Ayı, yani aynadan yansıyan ışığını görebiliriz. Ampulü de, aynayı da birlikte gördüğümüz durum ise ayın gündüz görünme durumudur. Genellikle 'ayın karanlık yüzü' diye kullanılan deyiş şekli yanlıştır. Doğrusunun 'ayın arka yüzü' olması gerekir. Ayın dünyamız etrafındaki dönüş süresi ile kendi etrafındaki dönüş süresi hemen hemen aynı olduğundan, biz ayın hep bir yüzünü görürüz ama ay dünya ile güneş arasındayken bize bakan yüzü karanlık, güneşe bakan arka yüzü aydınlıktır
  4. Sadece kazlar değil, martılar, pelikanlar gibi büyük su kuşları da filo olarak toplu halde giderken 'V' şekli oluşturarak uçarlar. Bunun nedeni ile ilgili kesin olmayan, tartışmaya açık çeşitli görüşler vardır. Biz bunlardan en çok rağbet gören ikisinden bahsedelim. Birinci görüşe göre, sürünün 'V' şeklinde uçmasının amacı enerji tasarrufudur. Bu uçuş şekli ile öncelikle en öndeki kuş, bir arkadaki kuşa gelecek rüzgarı ve hava direncini engeller ve daha az enerji sarf etmesini sağlar. Bunun bir başka örneği de bisiklet takım yarışlarında birbiri arkasına saklanarak giden ve sık sık en öndekini değiştiren yarışmacılarda da görülür. Araba yarışlarında da arkadaki araba öndekine mümkün olduğunca yaklaşarak, onun kestiği rüzgar ve hava akımının avantajı ile daha az yakıt harcamayı amaçlar. Bu şekilde uçan kuşlarda da sık sık en öndeki liderin değiştiği ileri sürülmektedir. Yine bu görüşe göre, öndeki kuş kanadını çırptığında, kanadının ucunda bir hava boşluğu, yani bir girdap yaratır, arkadaki kuş buraya yükselen havayı kanatlarının altında bularak ve daha az enerji sarf ederek yüksekliğini muhafaza eder. Bu kuşun hareketinden de bir arkadaki kuş faydalanır. Bu uçuş şeklinin daha ziyade büyük kuşlarda görülmesinin nedeni de bunların büyük kanatları ile yarattıkları hava hareketinin büyüklüğü ve arkadaki kuşun işine yarayabilmesidir. 70'li yıllarda yapılan bir araştırma sonucunda, 25 kuşluk bir filonun bu şekilde uçarak, uçuş mesafesini yüzde 75 artırabildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu teoriye göre her kuşun öndeki ile aynı mesafe ve açıda uçması ve senkronize yani eş zamanlı kanat çırpması gerekir ki, bu, gerçekte mümkün değildir. İkinci bir görüşe göre ise, kuşların gözleri başlarının yanındadır, dolayısıyla tam önlerini göremezler. Bu uçuş şekli ile sürünün fertlerinin birbirini görerek, kaybolmadan bir arada kalması sağlanır. Bu görüşe karşı olanlar ise kuşların geceleri de uçtuklarını, bu nedenle öndeki kuşu görmenin önemli olmadığını zaten sürüyü kuşların bağırışlarının bir arada tuttuğunu ileri sürüyorlar. Çok basit gibi görülen bu olayın bile sebebi tam öğrenilmiş değil, belki de görüşlerin bileşimi, yani hepsi doğru. Kuşlar konuşabilseler de anlatsalar!
  5. AB desteğiyle yürütülen, ''14 Yaş Üstü Engelli Çocukların Yönlendirilmesi Projesi'' kapsamında Hollanda ve Polonya'dan gelen heyet, Çankaya Belediyesi Engelliler Hizmet Birimi'ni gezdi. Milli Eğitim Bakanlığı Mamak Rehabilitasyon Araştırma Merkezi ile Polonya ve Hollanda tarafından ortaklaşa yürütülen proje kapsamında, Polonya'daki engelli iş okulu ve Hollanda'daki insan kaynakları firmasından gelen heyet, dün bazı okulları gezerek bilgi aldı. Konuk heyet, bugün de Kızılay SSK İşhanı'nda bulunan Çankaya Belediyesi Engelliler Hizmet Birimi'ni ziyaret ederek, engelliler için oluşturulan iş atölyelerini gezdi.
  6. Türk Ekonomi Bankası (TEB) İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı Nilsen Altıntaş, üniversite üçüncü, dördüncü sınıf ve yüksek lisansta öğrenim gören engelli öğrencilere yönelik "Engelsiz Kampüs" adını verdikleri özel bir eğitim programı düzenlediklerini belirterek, "Burada öğrencilerimizin farklı fikir ve projeler ürettikçe farklı insanla karşılaşabileceklerini görmelerini, başarı yolunda herkesle aynı koşullara sahip olduklarını fark etmelerini sağlamaya çalışıyoruz" dedi. TEB'in Cumhuriyetköy'de bulunan eğitim merkezi TEB Formasyon Akademisinde düzenlenen eğitim programında yaptığı açıklamada Altıntaş, TEB olarak yenilikçi ve yaratıcı olmaya çok önem verdiklerini kaydederek, "Bu noktada çalışanlarımızla birlikte çok önemli yol katettik, Mevcut birikimlerimizi üniversite öğrencileri ile de paylaşmaya başladık, Bu noktada engelli öğrencileri de odağımıza koyduk. İki gün boyunca 10 engelli öğrencimizi ağırladık. Onlara inovasyon, iletişim, ve yaratıcılık alanlarında uzman hocalar tarafından eğitim verdik" diye konuştu. Programa katılan engelli öğrencilere kariyer danışmanlığı da yaptıklarını ifade eden Altıntaş, TEB olarak engelli istihdamında önceliğin "Engelsiz Kampüsüne" katılan öğrencilerde olacağını belirtti. Engelsiz Kampüsü'nde 2 günlük eğitime katılan öğrencilere TEB İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı Nilsen Altıntaş tarafından sertifikaları verildi.
  7. Doğuştan engelli ilköğretim okulu öğrencisi polislerin yardımıyla eğitim öğretimine devam ediyor. Polisler; her gün engelli öğrenciyi evinden ekip otosuyla alıp okula götürüyor, okul çıkışı da yine evine bırakıyor. Erzincan'a 132 kilometre uzaklıkta bulunan Otlukbeli ilçesinde, 8. sınıf öğrencisi olan ve yürümekte, konuşmakta, kendi işlerini yapmakta zorlanan Simge Akyol'un yardımına ilçedeki polisler yetişti. Ailesinin maddi imkansızlığı sebebiyle okula götüremediği Simge Akyol (14), artık her gün sabah polis ekip otosuyla okula gidiyor, ders çıkışı da yine ekip otosuyla evine getiriliyor. Hüseyin ve Halime Akyol'un 3 çocuğundan ortancası olan Simge Akyol, ilçenin en yüksek mahallesinde oturuyor. Abisi Samet Akyol (16) gibi doğuştan Konjenital Serebellar Ataksi hastalığına yakalanan Simge, ailesinin maddi imkansızlığı sebebiyle okula gidip gelmekte zorlanıyor. Çiftçilikle geçimini sağladığını, evinin kira olduğunu ve maddi imkansızlıklar sebebiyle okumayı çok seven kızı Simge Akyol'u okula göndermekte sıkıntı çektiğini ifade eden baba Hüseyin Akyol (39), polislere kızına yaptığı iyilikten dolayı binlerce defa teşekkür etti. Maddi imkansızlığı sebebiyle kızını okula gönderemeyen baba Hüseyin Akyol, "Polislere çok teşekkür ediyorum. Eğer onlar olmasaydı ben kızımı okula gönderemezdim." dedi. Ağustos ayı içerisinde Otlukbeli ilçesine kurulan İlçe Emniyet Amirliği'nde görevli polis memurları Yusuf Uysal ve Aykut İyem, ekip otosuyla her gün sabah Simge Akyol'u ailesinden teslim alıp, ekip otosuna bindirerek okula götürüyor. Otlukbeli Fatih Yatılı Bölge İlköğretim Okulu'na getirilen Simge, burada arkadaşlarının yardımıyla sınıfına gidiyor ve eğitim öğretimine devam ediyor. Okuldaki ihtiyaçları ise arkadaşları tarafından karşılanan Simge, okul çıkışında hazır bekleyen polisler tarafından yaklaşık 2 kilometre uzaklıktaki evine bırakılıyor. Haftada 3 gün okula giden ve 2 gün de Mercan beldesinde özel bir rehabilitasyon merkezinde tedavi olan Simge Akyol, konuşmakta zorlanarak polis abilerine teşekkür edip, kendisinin de onlar gibi polis olacağını belirtti. Kaymakamlık tarafından kendilerine böyle bir öğrencinin sıkıntı çektiğinin bildirilmesi üzerine bu öğrenciye yardım için harekete geçtiklerini ifade eden Otlukbeli İlçe Emniyet Amiri Komiser İsmail Usta da, engelli çocuğun okuması için ellerinden gelen bütün gayreti sarf ettiklerini ve bu işi gönüllü olarak seve seve yaptıklarını vurguladı.
  8. Kur’an-ı Kerim konkordansı, Türkçe paralel 10 meal, fihrist, Mucemul Mufehres gibi özelliklere sahip bir programdır. Program, Arapça arama seçeneği, ayetlerin Arapça'sı ve Türkçe'si arasında tıklayarak geçiş yapma, Arapça kelimelerin kaç kere ve hangi ayetlerde geçtiğini bulma gibi özellikleri bünyesinde taşımaktadır. Faydalanabileceğiniz, çok güzel bir program... Tamamen ücretsiz.
  9. Bugün artık hemen hemen her evde buzdolabı var. Günlük gıdalarımızı bozulmasınlar diye buzdolabında saklarken, uzun süre saklayacaklarımızı da buzluk veya derin dondurucu dediğimiz kısmına koyuyoruz. Gıdaların normal hava şartlarında bozulmalarının nedeni, bu ortamda gıdada bulunan bakterilerin, mikropların kısacası mikro organizmaların gelişerek faaliyetlerini sürdürmeleridir. Gıdaları soğukta veya dondurarak muhafaza en çok başvurulan ve püf noktaları olan yöntemlerdir. Bu arada gıda muhafazasında tam tersi yollar da vardır. Isıtarak muhafaza ve kurutma gibi. Hatta turşu kurmak bile bir muhafaza yöntemidir. Dondurarak muhafazaya geçmeden önce pastörizasyon, sterilizasyon gibi sık sık ismini duyduğumuz veya etiketlerin üzerlerinde gördüğümüz terimlerin anlamlarına bir bakalım. Gıdaları daha dayanıklı kılmak amacıyla uygulanan yöntemlerden pastörizasyon ve sterilizasyon ısıl uygulama ile muhafaza anlamına gelmektedirler. Sterilizasyonda gıda 100 derecenin üzerinde ısıtılır. 100 derecenin altındaki ısıl uygulamalar ise pastörizasyon adını alır. Her iki yöntemde de amaç daha işin başında bakteri ve mikropları öldürmektir. Hangi yöntemin uygulanacağını gıdanın asit durumu belirler. Asit oranı fazla gıdalarda bakteri ve mikropların ısıya dirençleri azalır. Bunun için düşük asitli gıdalar sterilize edilirlerken yüksek asitli gıdalar pastörize edilirler. Ancak sütte durum farklıdır. Süte pastörizasyon işleminin uygulanmasının asıl amacı dayanıklı bir ürün elde etmekten ziyade verem mikrobunu öldürmektir. Kurutarak saklamada, su ortamdan uzaklaştırılır. Böylece bakteri ve mikropların gelişmesi önlenir, biyokimyasal reaksiyonlar en aza indirilir. Ancak yine de bazı kimyasal reaksiyonlar oluşur ve bunlar da renk koyulaşmasına ve gıdanın acılaşmasına yol açarlar. Soğukta muhafazada, gıdanın hücre suyu, en fazla donma noktasına kadar soğutulur. Meyve ve sebzelerde bu sıcaklık +4 ile -2 derece arasındadır. Bu yöntemin en yaygın kullanma yeri buzdolabıdır ve dondurarak muhafaza ile karıştırılmaması gerekir. Günümüzde gıdaların dondurularak saklanması çok yaygın bir şekilde uygulanan en iyi muhafaza yöntemidir. Bu yöntemde hücre suyunun donması ve hücrelerin ölmesinin sağlanmasına kadar sıcaklık düşürülür. Gıdalar genellikle -40 derecede dondurulur, -18 veya -20 derecede muhafaza edilir. Gıdadaki su miktarının azalması bakteri ve mikropların yaşamalarına uygun olmayan bir ortam yaratır. Ancak dokulardaki suyun donarak buza dönüşmesi sırasında hacim büyüdüğünden hücrelerdeki doku yapıları da bozulabilir. Bunu önlemek için donma olayının hızı çok iyi kontrol edilmelidir. Gıdaları yavaş yavaş dondurursak oluşan buz kristalleri hücre dokularını parçalayacağından, yapısı bozulmuş olan bu gıda çözünme sırasında dışarıdan gelecek bakterilerin hücumuna karşı direnç gösteremez ve çabucak bozulur. Donma sırasında oluşan buz kristallerinin boyutları, donma hızına bağlıdır. O halde donma, buz kristallerinin büyümelerine fırsat bırakmayacak şekilde mümkün olduğunca hızlı olmalıdır (şok donma). Bu şekilde dondurulmuş gıdalar tüketiciye ulaşana kadar dondurulmuş durumda olmalı ve depolarda -18 derecenin üstüne çıkılmamalıdır. Çünkü bir kere dondurulduktan sonra çözülen gıda artık steril değildir, hatta bu durumda bozulma daha hızlı oluşur, tekrar dondurmak da çare değildir.
  10. Bilimsel olarak izahı biraz zor. Bilime göre düşen bir cisme dışarıdan bir kuvvet uygulamazsanız, ona açısal bir dönme hareketi kazandıramazsınız. Gerçi bir kule atlayıcısı, havuza düşmeden önce havada birkaç kez takla atar, kendi ekseni etrafında döner ama bu tramplen veya kuleyi terk ederken ayakları ile başlattığı bir dönme hareketidir. Sırtüstü düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine, kuyruğunu da bacaklarının arasına çeker, başını yere bakacak şekilde döndürür. Belirli bir noktada tam tersini yaparak bacaklarını ve kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne, yani yere doğru döner. Böylece paraşüt etkisi yaratarak, hızını da frenler ve inişin yumuşak olmasını sağlar. Yapılan deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin, yüksek bir yerden düşmesine göre çok daha fazla hasar yaratabileceği tespit edilmiştir. Örneğin yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki, 32 katlı bir binanın tepesinden düşen bir kediye hiçbir şey olmazken, 7 katlı binalardan düşenlerde ciddi sakatlıklar, hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da 'limit hız' ile izah ediyorlar. Havadan yere düşen cisimler, önce gittikçe artan bir hızla yere düşerler. Sonra kütlelerine bağlı olarak belirli bir mesafede hızdaki bu artış durur ve 'limit hız' denilen sabit bir hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenin tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı ile uçaktan atılan (aynı) paranın hızı arasında bir fark yoktur. İyi ki de yoktur, çünkü bu 'limit hız' olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam etselerdi, yağmur damlaları kafamıza kurşun gibi düşebilirlerdi. Bu teoriye göre yüksekten düşen kediler, yaklaşık saatte 100 kilometre sürate gelince limit hıza ulaşırlar, artık hep aynı hızda düşerler ve stresi atlatıp, kendilerine gelir ve gevşerler. Başlangıçta bahsettiğimiz dönme hareketini yaptıktan sonra, Avustralya'da yaşayan uçan sincapların uçuşuna benzer şekilde, tüm vücutlarını paraşüt gibi kullanarak, yaralanma olasılığını en aza indirerek, yere inerler. Tabii bütün bu deney sonuçları ve teoriler, hayvan hastanelerine gelen kediler göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır. Yüksekten düşüp de ölen veya alçaktan düşüp, ölmeyip, olay yerini terk eden, her iki şekilde de hayvan hastanelerine uğramamış kedilerin sayıları bilinmiyor.
  11. Şüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. Yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular. Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi 4500 yıl evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri biliniyor. Halta milattan önce 1000 yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit'teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline gelmesi çok zaman aldı. Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teşekkür borçlu olduğu, bu parlak buluşu gerçekleştiren kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen hala sırrını koruyor. Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik'te yaşamış olması büyük bir olasılık, çünkü 13. Yüzyılda, Ortaçağda Venedik, İtalya'da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi. İlk gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır. Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15. yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını okumaamaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı. Gözlük icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluştu. Edward Scarlett 1730'da Londra'da sabit gözlük sapını icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş oluyordu. Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu. 14. Yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki şekillerindeki benzerlikten dolayı 'mercimek' anlamında 'lenticchie' adını verdiler. İngilizcesi de 'lentis' olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan 'lens' adının kökeni de bu sebeple mercimeğe dayanıyor. İlk gözlükçü dükkanı 1783'de Philadelphia'da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni alıyorlardı. İlk güneş gözlüklerinin 1430'lu yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için değildi. Sanılacağı gibi Güneş'ten korunmak için de değildi. Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya'dan Çin'e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoğunu iste kararttılar .
  12. Evet doğrudur. Hatta bu konuda çok ileri gidilirse ölüme yol açabilecek zehirlenmeler bile olabilir. Fakat havuçtan zehirlenme olayı o kadar azdır ki,patatesin yeşillenmiş kısmının yaratabileceği zehirlenmenin yanında değerlendirmeye bile alınmaz. Havuç, kökü yenilen otsu bir bitkidir. İlk olarak bundan 3,000 yıl kadar önce Orta Asya'da Afganistan dolaylarında yetiştirilmiş, buradan da Ortadoğu yoluyla dünyaya dağılmıştır. Aslı yol kenarlarında, kıraç yerlerde yetişen yabani havuçtur. İlk havuçların renklen turuncu değildi. Beyaz, pembe ve sarı idiler. Turuncu veya kırmızımsı havuçlar 1600'lü yıllarda Hollandalılar tarafından geliştirilmişlerdir. Günümüzde tüketilen havuçların hemen hemen tümü Hollanda kökenlidir. Beyaz ve sarı renkteki havuçlar yem olarak kullanılırlar. Çok besleyicidir. Çiğ veya pişmiş olarak yenilebilir. İçinde yüzde 9 karbon hidrat ve karoten denilen boya maddesi bulunur. Bu boya maddesi, rengi san ve turuncu olan bütün meyve ve sebzelerde bulunur. Bunlar yenildiğinde vücudumuz karoteni A-vitaminine çevirir. Bir adet havuç vücudumuzun günlük A-vitamini ihtiyacının yüzde 220'sini karşılar. A pro-vitamini şeklinde havuçta bol miktarda bulunan karoten, sağlıklı büyümeye, derimizi ve saçlarımızı canlı tutmaya yarar, enfeksiyonlara karşı vücuda direnç kazandırır, ayrıca geceleyin iyi görmeye yaradığı da ileri sürülüyor. Kandaki hemoglobin miktarını arttırarak kanın tazelenmesini sağlar. Kaynatılarak içilen suyu ishale iyi gelir. Karoten sadece havuçta değil kavunda ve balkabağında da vardır. Havuç çok miktarda yenildiğinde cildi turuncu renge çeviren de bu karoten denilen turuncu renkli boya maddeleri, yani pigmentlerdir. Aslında normal olarak yenildiğinde bir tesiri olmayan karoten çok miktarda yenilen havuç vasıtası ile aşırı alındığında cildin rengini de değiştirir ama bu geçicidir. Ancak ısrarla aşırı havuç yenilmesine devam edilirse ciddi sonuçları görülebilir.
  13. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethi ile burada bulunan Kutsal Emanetleri İstanbul'a getirmesiyle bu emanetler ülkemize gelmiştir. Programda Halen İstanbul Topkapı Sarayında sergilenen bu emanetlere ait resim ve bilgilerini bulabileceksiniz.
  14. Yalova Belediyesi EKOM'un rampasıyla, engelli tuvaletiyle engellilerin rahatça ulaşabildikleri ve rahat hareket edebildikleri bir mekan olduğunu hatırlayan Yalova Belediye Başkanı Barbaros H. Binicioğlu, "EKOM'un içinde yer alan mekanda engellilere sinema günleri düzenlemeye hazırlanıyoruz. Kentimizde sinemayı gerek maddi gerek fiziki şartlardan dolayı kullanamayan engelli bireylerimiz için cuma ve cumartesi günleri film gösterimleri düzenlenecek" dedi. Toplumun engelli bir bireye yönelik yapılanmadığını bu nedenle asıl engelli olma durumunun sosyal çevrenin bireyden yerine getirmesini beklediği sosyal rollerin yerine getirilememesi sonucunda ortaya çıktığını ifade eden Başkan Binicioğlu, "Engel, bireyin kendi problemi olmaktan çıkıp sosyal bir problem olabiliyor. Buradan yola çıkacak olursak hayatın engelliye yönelik yapılanmaması asıl engeli teşkil ediyor. Bu nedenle Yalova Belediyesi EKOM engelli bireylerin sosyal hayatta engeller nedeniyle ulaşamadıkları bir hizmeti engellilerle paylaşmayı hedefliyor" diye konuştu. EKOM'daki film günlerine katılmak isteyen engelliler EKOM binasında kayıtlarını yaptırabiliyor.
  15. Denizli Devlet Hastanesi Evde Bakım Birimi, 450 hastayı evinde tedavi ediyor. Yaklaşık iki yıl önce hizmete başlayan brim, yatağa bağlı olan yaşlı, engelli ve kronik hastalara yardımcı oluyor. Geçen yıl 585 kişinin yararlanmak istediği Evde Bakım Birimi'ne, bu yıl 935 kişi başvurdu. İncelemelerden sonra 450 kişinin faydalanabileceği, geri kalan 485 kişininse gereken şartları taşımadığı belirlendi. Evde Bakım Birimi sorumlu hekimi Dr. Ramazan Işık, yatağa bağımlı olmayan, hastaneye gelebilecek kişilerin değerlendirme dışı bırakıldığını söyledi. Hastanın Evde Bakım Birimi'nden yararlanabilmesi için kesinlikle Denizli Belediyesi sınırları içinde ikamet etmesi, yatağa bağımlı ve tuvalet ihtiyacını dahi gideremeyecek durumda olması gerektiğini belirten Dr. Işık, "Mesela yaşlılığa bağlı alzhaimer ve felç gibi hastalıkları olanlara bakılıyor. Ayrıca kronik hastalığı olan ve devamlı hastanede kalamayan ya da geçici bir süre yürüyemeyenleri değerlendirmeye alıyoruz. Kaydını yaptığımız hastaların rutin muayeneleri, kan tahlilleri, EKG ve diğer tetkikleriyle idrar sondası takılması, yara pansumanları yapılması, devamlı kullandıkları ilaçların reçetelendirilmesi ve rapor yenilenmesine yardımcı oluyoruz." dedi. Kayıtlı hasta sayısının artması dolayısıyla birim bünyesinde yeni bir ekip daha kurulduğunu ifade eden Işık, ayrıca hizmetlerin kolaylaşması ve hastaneye getirilmesi gereken ağır hastalar için İl Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı 112 Acil Sağlık ile irtibat kurularak, sağlık kuruluşlarına nakil sağlandığını sözlerine ekledi.